
TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE ÖZERKLİK VE DEMOKRATİK DEVLET-2
Cumhuriyetin kuruluşuyla din ve saltanatın kaldırıldığı iddiası tamamen doğru sayılmaz. Devlete bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Kemalizmi kabul gören, ilke ve inkilaplarına riayet eden, suni ancak Türk milliyetçiliğine hizmet eden Türk-İslamcı kuralların egemen olduğu Başkanlık, devlet tarafından finanse ediliyor. Hatta ilk yıllarda hutbe ve ezan Türkçe okutulmuştur. Yasaklar ve aşağılamalar Anadolu’da yirmi milyon Alevi’yi gizli inançlı hale getirmiş.
Ulus- devlet modelinin çıkmazı
Çok uluslu yapıdan tek uluslu etnik bazlı bir ulus kurulmaya çalışıldı. Her kesin Türk olduğu tezini doğrulmak için 100 bin kişinin kafatası ölçüldü. Hatta Ermeni asıllı olduğu bilinen Mimar Sinan'ın mezarı kazılıp kafatasından Türk olduğuna dair dezenformasyon amaçlı araştırmalar yapıldı ve halka doğruymuş gibi sunuldu. Hatta bu kafatası bir medar-ı iftar sayıldığı için müzeye bile kondu.
Dönemin Adalet Bakanı Mahmud Esad ''Türk bu ülkenin yegane efendisidir, salt Türk soyundan olmayanların sadece köle olma hakkı vardır'' derken, karşı gelenler olduysa da geniş siyasi çevrelerce takdir gördü ve görevini sürdürebildi.
Bu durum ırkçı doktrinin hayata geçirildiği anlamına geliyordu.
İlk başlarda üst ya da alt kimlik tartışmaları yoktu; çünkü farklı halklar ve azınlıklara yönelik baskıcı asimlasyon Türkleştirmeyi amaçlıyordu. Lozan Antlaşması'nda gayrimüslimlerin ve azınlık hakları tanındıysada Türkiye bunu hiç bir zaman uygulamadı.
Kürtlerin hak ve özgürlükleri için ard arda geliştirdiği birçok toplumsal başkaldırıya rağmen devlet Kürt siyasi ya da kanaat önderleriyle sorunu barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözme girişiminde bulunmadı. Oysa Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı'nı başlatmadan önce Erzurum ve Sivas kongrelerinde Kürtlerden destek almak için Kürt şeyh ve ağaların ellerini öptüğü rivayet edilir. Nitekim Kürtler Kurtuluş Savaşı'na destek sundu. Salt Urfa, Antep ve Maraş’ta değil, Çanakale’de de Kürtler savaştı. Sonra verilen sözler doğrultusunda kültürel haklar talep edilince isyanı kanla bastırma ve önderlerini idam etme yöntemleri tercih edildi ve sorun gittikçe büyüdü. PKK’nin 1984’te Eruh ve Şemdinli’de başlattığı silahlı eylemler sürerken, devletin imha politikasına rağmen Kürt Ulusal Hareketin büyümesine engel olamadı. Çünkü bu kez Kürtlerin aydın gençlik hareketi, 1960’larda Vietnam, Küba, Angola, Mozambik gibi ulusal kurtuluş hareketlerinden etkilenerek ideolojik, politik donanımlı gerilla mucadelesini başlattı. 25 yıl boyunca gerillayı askeri yöntemlerle bitirme senaryoları çözüm olmadı.
Savaş sürdükçe Kürtlerde legal örgütlenmeler ve kurumlaşmalar güç kazandı. Legal partiler, kültür sanat kurumları, ensititüler, dernekler kuruldu, örgütlenmesini geliştirdi. Günlük gazeteler, dergiler, radyolar ve televizyonlar kuruldu. Kapatma ve gazeteci cinayetlerine rağmen iletişim ve kültürel kurumların gelişmesinin önüne geçilemedi. Savaş süresince Kürtlerde aidiyet bilinçlenmesi bu kurumlaşmaları geliştirirken, partiler başta olmak üzere kurumlar yasaklanıp kapatılıyor, fakat yeni isimlerle tekrar tekrar kuruluyordu. Bu süreçte Kürtlere yönelik 17 bin faili meçhul, aslında faili belli olan cinayetler işlendi. Dört bine yakın köy ve mezra zorla boşaltıldı, ormanlar yakıldı, tarım ve hayvancılık kısıtlandırıldı, endüstüriyel yatırımlar engellendi, asimlasyona hız verildiyse de etkili olamadı.
İlk kez Özal’la birlikte siyasal çözüm arayışları başladı. PKK Lideri Abdullah Öcalan’nın 1993’te Lübnan’da yaptığı basın toplantısıyla siyasal ve kültürel haklarının tanınması durumunda Türkiye’den kopma stratejisinden vazgeçeceği açıklamasını yaptı. Siyasal bir çözümle savaşı sonlandırmak isteyen Özal’ın zehirlenmesi süreci sekteye uğrattıysa da, siyasal çözüm önerileri dar bir çevrede dönem dönem tartışıldı. PKK sorunun çözümünü kolaylaştırmak için defalarca tek yanlı ateşkesler ilan etti. İyiniyet ve siyasal çözümde samimi olduğunu göstermek için Qandil ve Avrupa’dan barış grupları gönderdi.
Gönderilen gruplar tutuklanıp ağır cezalar aldı. En son çözüme katkı sunmak ve bu yönlü adım atmak için Ekim 2009 yılında Qandil’den gelen 8 gerilla, beraberlerinde getirdiği 9 maddelik öneriler listesinde “Demokratik Türkiye ulusunun bir parçası olarak, Kürt halk kimliğimiz temelinde ve anayasal güvenceye sahip olarak, özgür, eşit ve birlikte yaşamak istiyoruz” biçiminde yeralan madde önemliydi fakat Türk basını bunu tartışmak yerine çözüm ihtimalini boşa çıkarmak için yapılan gösterileri zafer gösterileri gibi yansıtınca barış sürecine hizmet etmeyen bir kışkırtma kampanyasına dönüştü. Her şeye rağmen medyada süren çözüm tartışmaları sorunun bilince çıkmasına ve önyargıların kırılmasına kısmen yardımcı oldu.
Barış grubunun geleceği haberleri alınınca gözler dün tüm gün Habur Sınır kapısındaydı. Herkes Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla barışa katkıda bulunmak için Maxmur’dan gelenlerle birlikte sınıra giriş yapacak 34 kişiyi bekledi. Yüzlerce gazeteci sınıra kamp kurarken on binlerce kişi de barış taleplerinin dile getirmek ve 10 yıl önce yaşananların tekrarlanmaması için sınır kapısına akın etti.
Sabahın erken saatlerinde başlayan bekleyiş 8 saat sürdü ve Maxmur Kampı’ndan yola çıkanlara Kandil’den gelen 8 kişilik gerilla grubunun da katılmasıyla birlikte 34 kişiyi bulan Barış Grubu sınırdan geçişini sorunsuz tamamlandı. Avrupa’dan gelecek olan grubun ise İstanbul’a ulaşması bekleniyordu. Barış Grubu’nu karşılamak için Habur Sınır Kapısı’na akın eden on binlerce kişi uzatılan barış elinin tutulmasını istedi. Birçok ilde de on binlerce kişi sokaklara çıkarak barış talebini dile getirdi.
Mektuplarla geldiler
Gelen grup beraberinde Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve TBMM Başkanlığı’na hitaben yazılan ve örgütün ‘Kürt sorununun çözümü’ için isteklerinin yer aldığı mektuplarla geldi. Maxmur’dan gelen gruptakilerin serbest bırakılmaları halinde Ankara’ya giderek TBMM’de görüşmeler yapmak istediği belirtildi.
Habur kapatıldı
Habur Sınır Kapısı, Güney Kürdistan’dan gelmeleri beklenen Barış Grupları için sabah saatlerinden itibaren giriş ve çıkışlara kapatıldı. Gümrük sahasının dış kapısında askerler ve çevik kuvvet ekipleri, önlem alırken, gümrük sahası ile DTP’lilerin beklediği TIR Parkı’nın arasına bariyer yerleştirildi.
Gözler gelenlerin akıbetinin ne olacağındaydı. Diyarbakır Baro Başkanı Mehmet Emin Aktar, Maxmur’dan gelenlerin çoğunu kadın ve çocuklar oluşturduğu için tutuklama beklemediğini dile getirerek onlar için en fazla ‘pasaport yasasına muhalefetten’ soruşturma yapılabileceğini belirtti. DTP’li vekiller de, barış sürecinin tıkanmaması için gelen gruplarda yer alanların tutuklanmaması gerektiğini belirttiler.
10 yıl öncesi
Öcalan’ın çağrısı ile 10 yıl önce de PKK’li iki grup militanını birer ay arayla Türkiye’ye göndermişti. Barış grubu olarak gönderilen iki grupta bulunanlar gözaltına alınarak tutuklanmış ve çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştı. Bir grup silahlarıyla birlikte, diğer grup ise Avrupa’dan silahsız gelmişti. Kürt Halk Önderi Öcalan, Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirildikten sonra Ağustos 1999’da PKK’ye “Kürt sorununa demokratik çözüme katkı için güçlerini sınırdışına çekme çağrısı” yaptı. Öcalan’a yanıt veren PKK, Eylül 1999 tarihinden sonra güçlerini sınırdışına çekme kararı aldı. PKK önce 1 Ekim tarihinde “1. Barış ve Demokratik Çözüm Grubu” denen sekiz kişilik silahlı militanını Türkiye’ye gönderdi. Bunlar, Hakkâri’nin Şemdinli İlçesi Gelişim Köyü'nden Türkiye’ye giriş yaptı. 29 Ekim tarihinde de ikinci grup Avusturya’dan geldi.
1 Ekim 1999 tarihinde Ali Sapan, Seydi Fırat, M. Şirin Tunç, İsmet Baycan, Sohbet Şen, Yüksel Genç, Yaşar Temur ve Gülten Uçar’dan oluşturulan grup Türkiye’ye giriş yaptıktan sonra tutuklanarak Muş E Tipi Cezaevi’ne gönderilmişti. Öcalan’ın ikinci barış grubu çağrısında ise Haydar Ergül, Ali Şükran Aktaş, Aygül Bidav, İmam Canpolat, Yusuf Kıyak, Aysel Doğan, Hacı Çelik ve Dilek Kurt 29 Ekim 1999 tarihinde Viyana’dan havayoluyla Türkiye’ye gelmişti. Bu grubunda akıbeti farklı olmadı. Her biri 7 ile 15 yıl arasında değişen hapis cezaları aldı.
Talepler
‘Barış ve Demokratik Çözüm Grupları’ imzalı mektup, ‘Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Sayın Yetkililerine, Türkiye Halklarına Ve Demokratik Komuoyuna’ cümleleriyle başlıyordu. Grup üyeleri, çözüm ve ortak yaşam koşullarının yaratılabilmesi için taleplere yer verdikleri mektupta, Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine Kürt sorununun çözümünde tıkanan siyasi sürecin açılması için kendi özgür iradeleriyle geldiklerini ve Ceza Yasası’ndaki ‘etkin pişmanlık’ maddesinden (221. madde) yararlanmak için gelmediklerini belirttiler.
Sürece dair gelişmelerin de değerlendirildiği mektupta şu taleplere yer veriliyordu:
- Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın hazırladığı Kürt sorununun barışçıl ve demokratik siyasi çözümü için Yol Haritası’nın ilgili muhataplarına verilmesini ve tüm kamuoyuna açıklanmasını,
- Askeri ve siyasi alana dönük operasyonların durdurulmasını ve Kürt sorununun barışçıl ve demokratik siyasi çözümünün önünün açılmasını ve bu çözümün Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesine bağlı olarak Kürt halkının özgür iradesini esas alma temelinde diyalog ve müzakere yöntemiyle gerçekleştirilmesini,
- Türkiye demokratik ulusunun bir parçası olarak Kürt halk kimliğimiz temelinde ve anayasal güvenceye sahip olarak özgür, eşit ve birlikte yaşamak,
- Anadilimiz olan Kürtçe’yi her yerde özgürce konuşmak, öğrenmek, geliştirmek ve tarihi değerlerimizi, kültürümüzü ve coğrafyamızı anadilimizde yaşamak,
- Çocuklarımızı Kürtçe adlandırmak, Kürtçe eğitmek ve büyütmek,
- Kürt halkı olarak tarihimizi, kültürümüzü, sanat ve edebiyatımızı özgürce yaşamak, geliştirmek ve korumak,
- Kendi kimliğimizle demokratik toplumsal örgütlenmemizi geliştirmek, demokratik siyaset yapmak ve kendimizi özgürce ifade etmek,
- Türkiye’nin demokratikleşmesini ve bunun için sivil-demokratik bir anayasanın hazırlanmasını istiyoruz.’
Mektupta, bölgenin ‘köy, kasaba ve şehirlerinde özel harekatçı, korucu ve polisin baskı ve zulmünden uzak, yeterli imkanlara kavuşmuş ve güvenlik içinde yaşama’ talebi de dile getiriliyordu.
Tüm bu süreçlerde bölünme sorununu ya da fobisini ortadan kaldırmak için geliştirilen üst kimlik kavramı hayli tartışılır oldu. Yaşanan savaş yıllara yayılınca, ezilmişlik duygusu savaş ve nedenleri ister istemez Kürtleri siyasal çözüm arayışlarına itti. Çokkültürlülük, kimlik ve federasyon kavramlarının bilince çıkmasına yol açtı.
Oysa Osmanlı, milli mücadele ve yeni TBMM döneminde bugünkü devletin resmi tabiri Doğu bölgesine Kürdistan ve bu bölgeden gelen vekillere Kürd mebusu deniyordu. Aynı dönemlerde Mustafa Kemal’in Kürtlere muhtariyet önermesi ve sonra vazgeçmesi Türkiye’nin bugünkü ağır sorunlarının kaynağını oluşturmaktadır.
Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında Batı milliyetçiliğinden ve ulus-devlet modelinden etkilenen aşırı Türk milliyetçiliğin tek dil,tek ulus paradigması demokratikleşmeye açık tutulsaydı belkide bu denli tahribatlar yaşanmadan çözüm kolaylaşabilirdi.
Ermeni, Rum, Asuri, Keldani gibi gayrimüslimler Cumhuriyet'in kuruluşundan beri ağır varlık vergileri ve farklı baskı yöntemleriyle sindirildiler. 6-7 Eylül ve benzeri saldırılarla malları yağma edildi ve ezici çoğunluk sistematik bir baskı sonucu Türkiye’den kaçırtıldı.
Demokrasi ve özgürlüklerin savunulması Türkiye’yi böleceği argümanlarıyla karşılık buldu. Tabusal ve dogmatik biçimde dayatılan yasaklar Batı’nın tarihin çöp sepetine attığı yasaklardır.
Tek ulusçuluğu ve bir ulusun egemenliğini, diğer ulusların biat dahilinde yaşayabileceğini savunmak demokrasi değerleriyle bağdaşamayacağı gibi çağımızda yasaklar, ülkenin bütünlüğünü değil bölünmesine vesile olacak nedenselliklerdir. Aynı ülkede yaşayan farklı uluslar ortak olan özelliklerin ve değerlerin demokratik koşullarda aynı ülke çatısı altında birleşebilmeleri demokratik devlet yapısını oluşturur.
Türkiye'de çatışmasız sağlam bir birlik halkların ortak kültürel değerlerinin etrafında birleşmesi devletin demokratikleşmesiyle mümkündür.
Türk-Kürt çatışmasını körüklemek
Türkiye’de tek dilli ulus-devletin tıkanmasından kaynaklı yürütülen çözüm arayışları ister istemez çokkültürlülük tartışmalarını beraberinde getirirken kökleri İttahat-i Terakki'ye dayanan aşırı milliyetçi örgütlerden Ergenekon, amaç ve eylemleriyle bu örgütlerden biridir. Önder kadrolarının çoğu ordu, bürokrasi, çete, basın, sendika ve birtakım partilerden oldukları görüldü. Türkiye’de çözüm bekleyen sorunları bastırmak amaçlı, örgütün ülkede kaos ve gerilim meydana getirebilmek için çok sayıda bombalama eylemleri yaptı ve cinayetler işledi. Amaçlarından biri yıkıcı eylem ve siyasi cinayetler işleyerek Türk ordusunun darbe yapmasına zemin hazırlamak olduğu operasyonlar esnasında Ergenekon örgütüne ait ele geçen belgelerden anlaşıldı. Balyoz darbe planında illegal örgütlere mal edilmeye çalışılan eşzamanlı saldırıların ardından oluşacak kaos ortamında sıkıyönetim zemininin oluşturulması hedefleniyordu.
AKP’nin iktidara gelmesinden sonra şiddet olayları ile ilgili sağ ve sol örgüt ayrımı yapılmaksızın hareketlilik yaşandı. 2005 yılından bu yana defalarca değişik eylem planları hazırladığının görüldüğü ifade edilen iddianamede, şunlar kaydedildi: “Eylemlerin özelliklerine bakıldığında her eylemde farklı amaç ve hedefler gözetildiği anlaşılmaktadır. Bir yandan Yargıtay'da görevli yüksek yargıç ya da yargıçlara yapılacak bir suikast girişimi ile Danıştay saldırısında olduğu gibi ülkede laik-antilaik çatışması oluşturmayı hedeflerken, bir yandan NATO tesislerine yapılacak saldırı ile de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin uluslararası çevrelerde zor duruma düşürülmesi hedeflenmektedir. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı olup sonradan Genelkurmay Başkanlığı görevini de yürüten Yaşar Büyükanıt’a yönelik gerçekleştirmeyi planladıkları eylemle silahlı kuvvetler mensuplarını darbe yönünde tahrik ederek darbeye zemin oluşturma çalışmaları yapılırken, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı ve bölge milletvekillerine yönelik eylemlerle de Kürt-Türk çatışması çıkarılması amaçlanmaktadır. Bu eylemlerin gerçekleşmesi ve örgütün istediği amaca ulaşması durumunda masum birçok insanın ölmesi başta olmak üzere ülkemizin yaşayacağı sıkıntıların boyutunu tahmin etmek zor olmayacaktır” deniliyor.
Aşırı milliyetçiliğin ve ordunun müdahaleleri sonucu demokratikleşemeyen Türkiye en zor dönemeçlerden birindedir. Neden ve sonuçlarına farklı açılardan bakılabilir fakat çokkültürlülük benimsenmeden ve bu yönlü anayasal reformlar gerçekleşmeden demokratikleşmenin mümkün olmayacağı, demokrasisini güçlendirmiş devletler örneğinde görmek mümkündür.
Çokkültürlülüğü farklılığın başarıyla yönetilmesi olarak ifade edilebildiğimiz gibi demokratik devlet olmanın olmazlarındandır.
YARIN: Çokkültürlülük ve demokratik çözüm modeli örnekleri
AYDIN DERE