Barzani-Erdoğan görüşmesi neden bu kadar abartıldı ya da Türk basını neden bu kadar öne çıkardı? Barzani daha bir yıl önce AKP kongresine katılmıştı. O zaman da AKP Hükümeti Kürt Özgürlük Hareketi karşısında çok zorlanmıştı. Erdoğan, Barzani’yi bu kongreye çağırarak bu zorlanmasını biraz da olsa gidermek istemişti. Son görüşme de esas olarak böyle bir ortamda gerçekleşti. Kuşkusuz Rojava devrimi konusunda her ikisinin de karşıt olması bu görüşmeyi sağlatan diğer bir temel etkendir. Barzani’nin tarihin en büyük halk devrimlerinden biri olan Rojava devrimi için bir devrim yok demesi bu görüşmenin karakterini ortaya koymaktadır. Zaten birçok siyasi analizci bu görüşmeden Rojava devrimine karşı ortak bir karşıt politika belirleneceğini vurgulamaktadır. Türkiye, Rojava’da Kürtlerin kazanım elde etmemesi için silahlı çeteleri desteklerken ve bunun sonucu yüzlerce Kürt yaşamını yitirirken, Barzani’nin Rojava devrimine karşı düşmanca bir tutum göstermesi esas tartışılması gereken bir konudur. Bunun tartışılmaması sadece gerçeklere göz kapamaktır. Birçok kişinin bu gerçekliği görmeden Erdoğan-Barzani buluşması konusunda yorum ve değerlendirmelerde bulunması gerçekten de ahlaki olmayan bir durumdur.  

Bu görüşme sırasında çokca barıştan söz edildi. Barışın bu kadar saptırıldığı ve yozlaştırıldığı bir gün görülmemiştir. O kadar barıştan söz edildi ki, sanki Türkiye’yle Kürtler barışmış, her şey yoluna girmiş! Türkiye ile Kürtler arasında özellikle son kırk yıldır şiddetli bir ideolojik, siyasi ve askeri mücadele sürmektedir. Son 30 yıldır da şiddetli bir savaş yaşanmaktadır. Dolayısıyla savaşanların barışması da söz konusu olabilir. Nitekim Kürt Özgürlük Hareketi yirmi yıldan fazladır Türk devletiyle görüşmeler yoluyla bir çözüm arayışı içine girmiştir. Bu nedenle Kürt Özgürlük Hareketi ve bir bütün olarak Kürtler bu savaşın Kürtlerin hak ve özgürlüklerinin tanınmasıyla sonuçlanan adil ve demokratik bir barışla sonuçlanmasını istiyor. Savaş, bir itirazdan, anlaşmazlıktan ortaya çıktığına göre, bu anlaşmazlığın ortadan kaldırılması gerekir. Yoksa barıştan söz edilemez.  
Bu çerçeveden bakıldığında mevcut durumda bir barıştan söz edilemez. Demokratik çözüm ve barış iradesinden söz edilebilir; bu da Türk devletine ve hükümetine ait bir irade değildir. Çünkü demokratik çözüm ve barışın gerçekleşmesi için ne iradesi ne de attığı adım vardır. Şu anda hala bir süreçten söz ediliyorsa sadece ve sadece Kürt Halk Önderinin sabırlı davranması ve hükümete bir sürelik bir şans daha tanımasıdır. Yoksa AKP açısından bir süreç yoktur. Çünkü AKP’nin süreçten anladığı sadece oyalamadır; Kürt Özgürlük Hareketi’ni mücadele edemez konuma getirmektir. Böylece kültürel soykırımın sürdürüldüğü tek devlet, tek millet politikasını engelsiz sürdürme imkanına ve ortamına kavuşmaktır. AKP Hükümeti bunu hedefliyor. Bunu yaptığında artık ne çözüm için adım atacaktır ne de bu sorun gündemde kalacaktır. Sadece Roma barışı denen güçlünün barışı olacaktır.
Kürt Halk Önderi son görüşme notunda “AKP’nin barışını kabul etmem” demiştir. Kürt Özgürlük Hareketi’ne de savaşacaksa sonuç alıcı bir halk savaşı yürütmesini istemiştir. Yani barış da olacaksa çözüm için olmalı. Savaş da bir çözümü sağlatmalıdır, demiştir. Bu açıdan AKP’nin barışını, barış kavramına yüklediklerini ne bu Önderlik ne de halk kabul eder. Halk, haksızlığa uğrayanın sesini çıkarmasının istenmediği bir barış konumunu kabul etmez. Şu anda barış çocukların ağzına verilmiş bir lolipop şekeri gibi dillendirilmektedir. Bu açıdan bu halk bu yozlaşmış ve kendisi açısından kölelik anlamına gelen AKP barışını kabul etmez. AKP’nin barışı tamı tamına bir Roma barışıdır (Pax Romana), güçlünün barışıdır.
Barış kadar kutsal bir kavram yoktur. Ancak bunun yozlaştırıldığı zamanlar çoktur. Egemenler birçok zaman hegemonya kurmak için yaptıkları saldırıları barış ile ifade etmişlerdir. Hegemonya savaşlarını demokrasi götürmek biçiminde ifade etmişlerdir. Türkiye 1974 yılında Kıbrıs’ı Barış Harekatı adıyla işgal etti. 1945’te ABD barış kavramı örtüsü altında Hiroşima ve Nagazaki’ye atom yağdırdı. Şimdi AKP Hükümeti ve yandaşları da hegemonik zihniyetlerini Kürtler üzerindeki kültürel soykırım politikalarını örtmek için barış kavramını bir psikolojik savaş söylemi olarak kullanıyorlar. Kürtler demokratik çözüm için barış derken, AKP Hükümeti çözümsüzlüğü sürdürüp kültürel soykırım sistemini engelsiz sürdürmek için barıştan söz ediyor. Bu açıdan barıştan söz edilirken neyin kast edildiği açık seçik ortaya konulmalıdır. Yoksa kültürel soykırım sistemini sürdürmek isteyen özel savaşın psikolojik harekatına hizmet edilmiş olur.
Erdoğan, dağdakiler inecek demiş. Zaten Kürt Özgürlük Hareketi de bunun için çaba göstermektedir. Ancak bunun bir çözüm temelinde olacağı açıktır. Yoksa AKP’nin anladığı gibi bir çözüm olmadan inmeleri söz konusu olamaz. Türk devleti zaten otuz yıldır PKK’yi pes ettirmek ve dağlardan indirmek ya da dağa çıkarmamak için çalışıyor. Dolayısıyla dağdan inecekler sözünün hiçbir değeri yoktur. Bunu Ergenekoncular da, Çiller de, diğer hükümetler de söylüyordu. Önemli olan nasıl ineceğini söylemektir. Dağda kalmak boştur, ovaya inin demek yetmez. Ancak demokratikleşme ve Kürt sorunu çözüldüğünde bu gerçekleşir.
Zindanlar da boşalacakmış! Bu da Kürtlerle dalga geçmektir. Sen mevcut yürürlükteki yasalar açısından da hiçbir hukuki temeli olmayan ve sadece siyasi gerekçelerle rakibini zayıflatmak için içeriye attıkların bırak, ondan sonra bunları konuş! Zindanlar boşalacak lafı, siyasi nedenlerle tutuklananlar bir dönem daha zindanda kalacak demektir. Bu sözleri olumlu görmek bile aptal durumuna düşmektir. Bu sözde bir keramet görmek gerçekten de aklı başında olanların söyleyeceği sözler değildir. Sadece özel savaşçılar ve AKP yandaşları toplumu aldatma yönlü bu tür zorlama yorumlar yapabilir. Bu nedenle demokratik çözüm ve barış adına bu sözde keramet aranmaz, aranmamalıdır.
Kürt Halk Önderinin tek taraflı sürdürdüğü ve sırat köprüsünde dediği bir süreç var. Sırat köprüsü sıradan bir söz müdür? Bu değerlendirmede bulunması, sürecin kendisi tarafından büyük bir sabırla yürütüldüğünü, yoksa her an düşürüleceğini söylemek anlamına gelmektedir. Yani AKP bu sürecin yürümesi için hiçbir şey yapmamıştır. Daha doğrusu AKP süreci Kürtler ve demokrasi güçlerinin anladığı gibi anlamamaktadır. Bunu bilmeden süreçten söz etmek de boş bir laftır. Bu da bilinsin!  Süreci başlatan ve sırat köprüsünden geçtiğini söyleyen Önderlik böyle diyorsa, herkes bunu ciddiye alacak, buna göre tutumunu belirleyecek ve sözünü söyleyecektir.
Barzani’nin Amed’e gelmesini, barıştan söz etmesini de bu çerçevede ele almak gerekir. Barış ve kardeşlikten en fazla söz eden Kürt Halk Önderi ve Özgürlük Hareketi’dir. Ama Kürt Halk Önderi bunun nasıl olacağını da söylemektedir. Yoksa Erdoğan’ın her gün söylediği gibi çözüm yürüyor ve barış var demenin hiçbir anlamı olamaz.
Bu tür yaklaşımlar Erdoğan’ın anladığı barışı meşrulaştıran ve gözlerden kaçıran bir rol oynar. Bunu da hiçbir Kürt’ün, Kürt siyasetçisinin yapmaması gerekir. Bir Kürt siyasetçinin görevi, barışın nasıl gelişeceğini açık ve net ortaya koymak olmalıdır.
AKP, Kürt Halk Önderinin başlattığı çözüm sürecinde sıkışmıştır. Kürt Halk Önderi de, Kürt Özgürlük Hareketi de AKP’nin adım atmasını istemektedir. Makul bir süre içinde adım atılmazsa bunun kabul edilmeyeceğini Kürt Halk Önderi ısrarla belirtmektedir. Hükümete bir son şans vermiştir. Bu son şans kullanılmazsa amiyane deyimle dananın kuyruğu kopacaktır. Bu ne bir tehdittir ne de savaştan yana olmaktır. Çünkü çözümsüzlüğün kaçınılmaz olarak götüreceği şiddetli savaş ortamında artık AKP ya sorunu açık ve net çözecek bir irade ve proje ortaya koyacaktır, ya da  siyasi alandan silinecektir. Bu nedenle en azından seçime kadar, hatta Cumhurbaşkanı seçimine kadar mevcut durumun sürmesini istiyor. Ondan sonra  da 2011’de olduğu gibi şiddetli bir savaş hamlesiyle Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmeyi hedefliyor. Barzani’nin gelişi, AKP Hükümetinin Kürt Halk Önderinin başlattığı ve Özgürlük Hareketi’nin sahiplendiği bu süreçte adım atmamasının ve süreci tıkatmasının yol açtığı gerilimin üzerinde yarattığı baskının üstünü örtmek ve bu olumsuz tutumu gözlerden kaçırmak olarak da değerlendirilmelidir. Zamanlama bunun da önemli bir neden olduğunu göstermektedir.