
Futbol, elbette hepsidir. Spor, oyun, eğlence, rekabet, takım ruhu, motivasyon, taktik, yaratıcılık, ara sokağa dizilmiş iki taş ve ezilmiş bir meşrubat kutusuyla oynanabilecek kadar naif...
Ve herkesin malumu olanlar.
İçinde her türden milliyetçiliğin beslendiği, bulunulan coğrafyaya göre renk değiştiren, ırkçılığın açıkça dışa vurulduğu, şiddetin olağanlaştığı, cinsiyetçiliğin her daim yeniden ve yeniden üretildiği, milyar dolarların sıradanlaştığı devasa bir endüstri...
Futbolun ne olduğu, nasıl geliştiği, aslen işçi sınıfının oyunu olduğu vb. konularda pek çok çalışma halihazırda mevcut. Salt bu perspektiften bakıldığında bile, futbol elbette “güzel oyun”dur. Lakin günümüz endüstriyel futbolu ve etki alanı bir yana, top oynanacak sokak kalmaması bile o güzelliğin artık kaybolduğunun basit birer göstergeleri değil de nedir?
Futbol, dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de en sevilen izlencelerden birisi... Taraftar olmaktan kendini özdeşleştirmeye, ‘öteki olan’ı tarif etmekten örgütlü/örgütsüz şiddete, sınıfsal pozisyonundan dev bir endüstriye, milyonlarca insanı etkileyen, yönlendiren bir aktivite… Durum bu olunca da, yine pek çok başka ülkede olduğu gibi Türkiye’de de sistemin bu dev illüzyona müdahale etmemesi düşünülemezdi. Nihayetinde Eric Hobsbawn’ın da dediği gibi, "milyonlarca insanın oluşturduğu hayali topluluk, on bir kişilik bir takımda daha gerçekmiş gibi görünmektedir".
Türkiye öznelinde bu illüzyon elbette kendiliğinden oluşmadı. Özellikle 1980 sonrasında özel bir müdahalenin gerçekleştiği herkesin malumu. Maçlardan önce milli marşın söylenmesi, maç esnasında tekbirler getirilmeye başlanması, o günün koşullarında ‘öteki’ olan her ne ise ona yönelik “Kahrolsun” denilmesi bu dönemlerde başladı. “Kahrolsun!” ile başlayan ve muhtemelen çeşitli küfürlerle devam eden bu toplu linç süreci, çeşitlilik arz ediyordu. Misal, 1980’ler başında gerçekleşen çeşitli ASALA eylemlerinden sonra Kenan Evren’in Fransa’yı işaret etmesiyle, statlarda “Şu pezevenk Fransa Türkiye’den ne ister / Kenan Evren kızarsa ananızı s..er” şeklinde on binlerce insan tek bir ağızdan tezahürat yapabiliyordu. Bir dönem sonra “Kahrolsun PKK” ya da “Kahrolsun Kürtler” denilmeye başlandı. O hattan günümüze, Hrant Dink’in katil zanlısı Ogün Samast’a ithafen Trabzon’da bütün tribünlerin beyaz bere giyerek (Hem de ne acıdır ki Kazım Koyuncu Tribünü'nde), katliama sahip çıkmaları ya da daha yakın bir örnek olarak 10 Ekim 2015’de Ankara Gar’ında IŞİD’in canlı bombalarla katlettiği yüzün üzerinde insan için maç öncesi 1 dakikalık yalandan da olsa saygı duruşu yapılırken Konya’da kırk bin insanın tekbir getirmesi, ıslıklamasına kadar, Amedspor’dan Adana Demir Spor’a binlerce sayısız örnekte, toplu linç ve küfür süreci çeşitlilik arz edebildi. Artık o günün koşullarında her kime ne düşüyorsa…
Örnekleri sayısız olan bu durum, elbette sadece Türkiye’ye özgü değil. Kendi gerçekliğinde, özellikle de Avrupa’da benzeri örnekler verilebilir. Lakin Türkiye üzerinden bakıldığında, sistemin ve köksel-devletin kendi hattında ayrıca bir yönlendirmesi söz konusu. Türkiye’de futbol o kadar belirleyici bir konumdaki ‘öteki’yi tarif etmekten daha fazlasına imkan sağlıyor. Örneğin, 2001 ekonomik krizinden sonra TÜBİTAK’ın finansörlüğünde çeşitli reklam/kamu spotları… Bu reklamların her birisinde hayatın kendisi bir futbol maçı gibi tarif edilir ve geniş toplum kesimlerinin sistemden umudunu kesmemesi satır arası telkin edilerek, “Maç 90 dakika / bunu sakın unutma!” sloganıyla defalarca kere gösterilmişti. Elbette reklamın mekansal gerçekliği de stadyumlar üzerinden sunulmuştu.
Öteki olanı tarif etmekten, siyasal linç kültürü inşasına, ekonomik müdahalelerden devletin ideolojik aygıtlarına, futbol Türkiye devleti ve sistemi için önemli can damarlarından birisidir. Devlet aygıtları, tam da bunun için ‘başkalarına kaptırılmaması gereken’ bir sektör olarak görmektedir. Hele bir de Gezi/Haziran isyanından sonra gerçekleştiği gibi faşizme karşı otuz-kırk bin insan slogan atmaya başlarsa, her bir maçın 34. dakikasında “Bu daha başlangıç / mücadeleye devam!” tezahüratlarıyla on binlerce insan alışılmışın dışında başka bir renk katıyorsa, sistem bunun önlemini muhakkak almalıdır. Kah yayıncı kuruluşun sansürleriyle, kah Çarşı Grubuna yapıldığı gibi çeşitli taraftar gruplarına özel operasyonlar yaparak…
Türkiye-Devlet-Mafya-Futbol ilişkisi üzerine şüphesiz benzeri sayısız örnekten dem durulabilir, vurulmalıdır da. Sosyolojik ya da siyasal analizler yapılmalıdır. Bu, olanı biteni elbette daha anlaşılır kılacaktır. Lakin futbol ve kültürünün milyonlarca insanın zihninde o veya bu şekilde yer ettiği bir gerçeklikse başka bir süreçte inşa edilebilir. Bunun ipuçlarını yakın tarihte gördük. Haziran/Gezi sürecinde tribünlerdeki AKP karşıtlığından, Amedspor’un tüm engellemelere rağmen ayakta kalmasına, futbolu sol bir hattan yorumlamaya çalışan taraftan gruplarına kadar çeşitli ipuçları da var.
Bu açıdan mesele artık “Futbol toplumların afyonudur” aforizmasının ötesinde. Evet, uyutur, unutturur ya da örnekleri sunulduğu üzere başka işlevselliklere sahiptir. Fakat bunu söylemek ya da tespit etmek bu gerçekliği değiştirmiyor. Bunun için, bambaşka mecralarda olduğu gibi futbol gerçekliği üzerinden de başka bir dil kurmaktan başka çare yok…