İşte yine, yeni bir „Dünya Barış Günü”nün arifesindeyiz... Yine silahlar konuşuyor, yine canlar düşüyor toprağa, yürekler yanıyor, yara kanamaya devam ediyor.
20 yıldır kesintisiz yazıyorum. Barışa dair kimbilir kaç yazı yazdım. „1 Eylül Dünya Barış Günü” gözlerimizin içine baka baka geçerken yazılmış bu yazı da onlardan biri işte.
***
Evet. Çok şey yazıldı, çok şey söylendi ama hala anlaşılmadı ne yazık ki; bir kimlik sorunu toplarla tüfeklerle, operasyonla, harekatla çözülmez... Sorunun çözümü için iyi niyet gerekli... Empati gerek, şablonları kırmak, ezberleri bozmak gerek, inkardan ve imhadan vazgeçmek gerek... Bunu anlayabilecek dirayetli devlet adamları yok... Herkes bir şeylerden nemalanma peşinde, oy derdinde...
***
Halk olgu ve olayları yargılamadan bilinçsizce benimser duruma getirilmiş. Yalan yanlış bilgilerle manipüle edilmiş. Medyanın kaleminden, kara kutusundan kan damlıyor... Halk, maruz kaldığı kuşatmanın mağduru olduğu gibi, sebebi de olmanın açmazı içerisindedir aslında. En masum talepleri bile suç sayan zihniyetin kamuoyu duyarlılığını ve zihinselini medyayı da yedeğine alarak oluşturduğu beyin yıkama çabaları, hiç eksik olmadı bu ülkede.
Yalan yanlış bilgileri doğruymuş gibi yansıtarak insanları yanıltmak, propaganda ve „bilgi kirliliği“ moda tabiriyle „dezenformasyon“ bu ülkenin merkez medyasında hiç eksik olmadı. Bu yüzden insanlar empatiden, insani değerlerden yoksun ırkçı ve saldırgan bir hale dönüştüler.
***
Bu anlamda ırkçılığın sıradan ve olağan karşılandığı ve aynı zamanda meşrulaştırıldığı bir toplumda bireyin tek başına bu illetin üstesinden gelmesi düşünülemez. Bırakınız üstesinden gelmesini, medyanın ırkçılığı yayan yayın politikası, devlet kurumlarının halkın duygu ve inançlarını istismar etmesinde sınır tanımayışı kişinin kendisini bu memleketin tek sahibi gibi görüp diğerlerine kapı gösteren, ağzına geleni söyleyerek kin ve nefret saçan bir toplum haline getirdi.
Eğer hedef kitle bu tip kontrolden etkilenebilecekse uygulanan diğer bir teknik, gerçeklerin gizlenmesi veya sansürlemedir. Eğer bilgi alma kanalları tamamen kapatılmadan bırakılabilirse, bu kısıtlı bilgilerin dezenformasyon ile doldurulabilmesi ve hasmın kolayca ispatlanamaz birçok iddialar ile birlikte kuşkulu bir halde bırakılabilmesi mümkündür.
***
Sorunlara yaklaşım tarzımız ve onları çözümlemek için kullandığımız dil de sorunun bir parçası olabiliyor. O yüzden bunlarla mücadele yöntemini ve dilini doğru belirlemek çok önemli. Yoksa çözümün değil, sorunun bir parçası haline geliriz.
   Savaşın dili kolaydır, barışın dili, özveri ister. Beyin ister, yürek ister, ciddiyet, birikim, kararlılık ve iyi niyet ister.
  Bu sorumluluk bilincinin ideallerimizin gerçekleşmesine engel olabilecek her türlü önyargı ve koşullandırmanın karşısında bir kalkan görevi üslenmesi adına anlam kazanması için gerekli bir söylem ve dili bulmak gerekiyor. Anlaşmaya istekli olan için dil büyük bir imkan ve kolaylıktır.
***
Tarih bizlere, temel insan hakları için mücadele eden toplumsal uyanışın çağ dışı yöntemlerle, yasaklarla ve yasalarla bastırılamayacağını defalarca göstermiştir. Topsuz-tüfeksiz bir dünya istiyorsak, bunun gerçekleşmesi için de Einstein’ın deyişiyle ‘savaş uğruna hiç karşı koymaksızın göze aldığımız özverileri, barış uğruna da göze almakla yükümlüyüz.’