Çünkü eskisine benzemiyor hiçbir şey ve artık Kürtler kelimenin gerçek anlamıyla isyan ediyor… Yedisinden yetmişine ayağa kalkmış bir halk, yürüyor... Kentlerde, köylerde, ovada, düzde, yolda, dağda ve bayırda… Artık korku yenilmiş ve direniş, almış başını gidiyor. Tehditler yaya kalmış, ölüm aşılmış, hükmü geçmiş baskıların, kimse hüküm dinlemiyor. Yaşlısından gencine, kadınından erkeğine, cahilinden ehiline, iradesine sahip çıkıyor, kendi iradesini esas alıyor Kürtler…
Ne ki egemenin aklını başından alıyor bu isyan; hınç ve öfke durmuyor bu yüzden, raydan sapmış, sınır tanımıyor. Dirayetini kaybediyor, deli mayın gibi kin kusuyor muktedir... Şunu söylüyor şimdi: “Kürt ol, Kürdistan ol, dindar ol, ateist ol, sağcı ol, solcu ol, ne olursan ol ama özgür olma.”
Oysa Kürtler artık egemen sözü dinlemiyor. O söz itibar kaybedeli çok oluyor. Zira artık herkes açıkça biliyor ki, muktedirin kudreti, “insan”ı cezalandırıyor; her yaştan, erkek, kadın, çoluk çocuk, seçilmiş ya da sıradan, her sınıftan herkesi, her yerde vuruluyor... Ne söz dinliyor bombalar, ne insanlıktan anlıyor, dağı taşı dövüyor; doğayı, ağacı, ormanı, insanı, kurdu kuşu vuruyor, yakıp yıkıyor... Kurdun kuşun hakkını yiyor bombalar.
İşte bu yüzden isyan artık laf dinlemiyor. Yalana kanmıyor, deke dubaraya itibar etmiyor; minare çuvala sığmıyor, ne havuca eyvallah ediyor Kürtler, ne sopaya baş eğiyor…
Zira artık ölümün yaşı yok, başı yok… Askeri sivili yok, artık sınır yok, insaf ve adalet yok, din yok, iman yok ve bu “yok”ların arasında barış olmaz, onun için artık eski tip bir barış yok… Çünkü artık baskıya prim yok, şiddet geçer akçe değerini yitirdi, artık şiddete geçit yok… Bu yüzden eski tanımlar artık geçersiz, eski algıların yerinde yeller esiyor, eski çamlar tekne oldu, eski fikirler çürüdü, eski laflardan ikna çıkmıyor artık, eski düzen yeni paradigmayı kaldırmıyor. Eski sözlerin hükmü yok…Onursuz diyaloga sofrada yer yok. İkna olmak yok artık, rıza göstermek yok... Kabul etmek, sineye çekmek, ezilip büzülmek yok...
Artık olacaksa gerçekten de “barış” olacak. Barış gibi, insan gibi, yürek ritmi gibi, ciğerden solunan bir barış olacak, olacaksa… Ve olacaksa dosdoğru, insan akıllı, insanca olacak barış. Yani onursuz olmayacak hiçbir şey. Gerçek sevgiyle, kabullenmekle ama tahammülle değil... Gerçek kardeşlikle, ama toleransla değil... Gerçek eşitlikle olacak, kimse “daha fazla eşit” olmayacak bu barışta… Kimse sineye çekmeyecek hiçbir şeyi, kimsenin sineye çekeceği bir kusur bırakmayan bir barış olacak, olacaksa bu barış...
Böylece akan kan yerde kalmayacak, kaybedilenler değersiz olmayacak... Öyle ki; unutma baskısı taşımayan, hiç kimseye hiç bir şeyi “unut” demeyen bir barış... Kimseyi kırık kolunu yen içinde taşımak zorunda bırakmayan bir barış... On binlerce gerilla, binlerce askere, direnen halka, bedel ödeyenlere, onların anılarına içten bir saygı duruşu gibi onurlu bir barış... Öyle bir barış ki; çocuğunun peşinde, dağda, çölde, bombaların, kurşunların altında canlı kalkan olan anaların acılarını, birkaç rütbelinin askeri disiplin içinde mezara taşıdığı asker tabutlarının başındaki anaların ciğerindeki sızının değerini bilecek olan bir barış...
Ok yaydan çıktı... Artık olacaksa başka türlüsüne imkan yok, olacaksa böyle bir barış olacak...