8 Şubat tarihli Akşam ve Milliyet gazetelerinin Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in barış çağrısına istinaden attıkları manşete dikkatinizi çekmek istiyorum. Manşet aynen şöyle: “Baydemir’den şaşırtan sözler”

Gazetecileri bu kadar şaşırtan sözlerle Baydemir her zaman ki barış çağrılarından birini yapıyor aslında.
 ‘21’inci yüzyılda artık Türkiye’de Kürt sorununda savaş ve savaşın kazananı olmaz. Barışın da kaybedeni olmaz. O halde mutlaka hep birlikte barış sürecine ve barışa omuz vermemiz gerekiyor” diyor Osman Baydemir, ardından “Türk’ün, Kürt’e, Kürt’ün Türk’e kurşun sıkması haramdır’ diye devam ediyor. Baydemir, bir toplumsal barış sempozyumunda sadece barış çağrısı yapıyor. Manşetlerde, Diyarbakır büyükşehir belediye başkanı adeta şiddet yanlısı gibi gösterilip barışa çağrı yaptığı için insanları şaşırttığı imajı verilmek isteniyor. İşte barış sürecinde geldiğimiz nokta bu kadar vahim.  
Yüzyılın kangrenleşen ve her gün kan kaybettiren sorunu çözüm sürecine girmişken, taraflar arası diyalog ve müzakere kapıları açılmışken, medyanın bu süreci yine eski alışkanlıklarıyla algılaması, barış sürecinden ne anladığını açıkça ortaya koyuyor. ‘Barış önce dilde başlar’ diyenlere katılmayanlardanım ben. Çünkü önce zihniyetin ve aklın bu süreci kavrayıp özümsemesi, barışa ikna olması yani insanların kendisine bunu kabul ettirmesi gerekiyor. Dil, aklın ve vicdanın aynası değil midir? Bugün adını bile koymakta zorlandığımız bu süreç içinde yaşanan ‘dil sürçmeleri’, bu sorunun medyada yeterince bilince çıkarılmak istenmemesinin eseridir. Dil, beyinden gelen sinyallerle aldığı emir üzerine şekil alan bir araçtır sadece.
Barışa ikna olmamış bir zihniyet; hele bir de vicdan sahibi değilse diliyle barışa katacağı bir şey yoktur. Aksine barışa çomak sokan etkili bir silaha bile dönüşebilir. Dili barışa hizmet etmeyen kurum veya şahısların arka planı incelendiğinde savaştan ve şiddetten beslendikleri açıkça görülecektir. Bugün, toplumsal travmalarla yatıp kalkan insanların barışa özlem duyduklarını gözlemlemek mümkündür. Fakat bu sürecin önünde en büyük engelin medya olduğu gözlerden kaçmıyor. Bir dönem milli reflekslerin ölçü olduğu gazetecilik, şimdilerde Erdoğan’ın yarattığı hükümranlığın altında onursuzlaştırılıyor. Öyle olunca da barışa ikna olmamış medya kendisini bu tür manşetlerle ele veriyor.
Apê Musa yaşasaydı ‘ulan aptallar! bu zihniyetle siz barış çağrısı yapanlara şaşmazsanız asıl ben size o zaman şaşarım’ derdi sanırım.
Bana göre aydınlar, sanatçılar ve vicdan sahibi insanların medyayı bu tür provokatif yaklaşımları yüzünden mahkum etmeli, toplum gözünde teşhir etmelidir.
Barış sürecinde, siyaseten resmi olarak muhatap aldığınız kişiye ‘terörist başı’, ‘PKK’lı teröristler’ gibi sözler sürece bir şey katmadığı gibi tarafları yaralar. Çünkü artık şunu çok iyi bilmek gerekiyor ki; biri için ‘terörist’ olan, diğer toplum için kahramandır. Tarafların kahraman veya değer yargıları her ne kadar farklı da olsa ortak payda çözüme olan inançtır. Eğer barış masaya yatırılmışsa, muhatabınıza saygı duymak zorundasınız.
Son zamanlarda Erdoğan’ın kompleksli tavırları, sanki lütuf edercesine Kürtlere barışı bahşeden paşa edasıyla yaptığı konuşmaları kaygı vericidir. ‘Biz sizinle barış yapsak bile siz teröristsiniz, size diz çöktürerek barış yapacağız, onurunuzu kırarak bu süreci ilerleteceğiz’ çabaları boşa kürek sallamaktır. Hiçbir toplumsal realite, bu düşünce ve zihniyetle toplumda bir karşılık bulmadı bugüne kadar. Elini sıkacağınız kişi sizinle eşit koşullarda olmalı ve sizin kadar özgür olmalı ki o tokalaşma topluma enerji versin. Kürtlere diz çöktürerek, onlara hakaret ederek barış yapamazsınız. Barış ‘ben sana kızdım seni değil diğerini İmralı’ya gönderiyorum’ gibi bireysel komplekslerle heba edilmeyecek kadar yücedir.
Taraflar medyasıyla, aydınıyla, sanatçısıyla ve toplumsal bütün dinamikleriyle kalıcı bir barış sağlamak istiyorlarsa bence önce barışı yüceltmeli toplumun gözünde. Barış, önce yüceltilmeli ve bu klişelerden kurtarmalı ki toplumda bir cazibe merkezi olsun. İşte o zaman barış, toplumun her kesimi tarafından ‘olmazsa olmaz bir ihtiyaç’ haline gelecektir.