“Demokratik Cumhuriyet’in özü Demokratik Özerklik’tir” diyordu sayın Öcalan. Kemalist sömürgeciliğin yıkılarak halkların sosyal, ekonomik, siyasal, kültürel bütün alanlarında eşitlenmiş bir birlikte yaşam projesi ile ortaya çıkıyordu. Ve dünya tarihinde ilk kez, parça parça edilmiş bir sömürgede (Kürdistan) kanlı katliamlara hedef olmuş sömürge halkı (Kürtler) sömürgeci egemen uluslarla “birlikte yaşam” iradesi sergiliyordu. Tek isteği, en doğal kimlik haklarının, diğer halklarla eşitlenmiş çoğulcu bir yaşam ortamında, anayasal güvencelere de bağlanmış olarak kabulü idi. Sömürgecilere karşı nefret söylemleriyle gelişen özgürlük savaşlarının tersine, Kürt modelinde, (belki de çubuğu biraz fazla bükerek) bir “halkların kardeşliği” kültürü yaratılmak istendi.
İlk eleştirel yaklaşım Kürtlerden geldi doğal olarak. “Ulus toplum – ulus devlet” paradigmasıyla biçimlenmiş bir dünyada sömürge halkın isyanının “bağımsızlık” olması gerektiği düşünüldüğü için, sayın Öcalan’ın biçimlediği “ulus-devlet karşıtı görüşler” ne Kürt ne Türk aydınları arasında anlaşılmadı. Kürtler bağımsızlık isteminden geri sayılabilecek her öneriyi “taviz” olarak değerlendirip tepki gösterdiler. Ama onlar, süreci doğru okuyabilmek için kendi içlerinde sürekli olarak eğitim kampanyaları gerçekleştirip, bu projeyi kucaklayabilecek bir iç kültür yaratmaya çalıştılar ve bunda büyük oranda da başarılı oldular. Kısacası Kürt toplumunda bir siyasal bilinç sıçramasını yaratmak istiyorlardı. Özgürlük istemini tank, top, ölüm, zulüm ile kesmeye çalışan sömürgecilere karşı, etleriyle tırnaklarıyla yanıt verdiler, direndiler ama “halkların kardeşliği” idealinden geri adım atmadılar. Türkiye için istedikleri “Demokratik Özerklik” böylesi bir ideolojik yaklaşımın toplumsal-siyasal biçimi idi.
Onları anlayamayan “Türk aydınları” ya da sosyalistlerin büyük çoğunluğu ise, sadece “değişen dünya”nın değil, bölgenin değişen dinamiklerinin de ne olduğunu algılama yeteneğine sahip olamadıkları için, PKK tarafından ortaya atılan tezleri kavramaktan uzaktılar. PKK’nin “sınırlar değişmeyecek” tezini “gücünün zayıflığını” ya da “günlük pratiğin zorunluluğunu gerçekçi bir yaklaşımla kabullenmek” ya da bir “taktik adım” gibi yorumlayarak, “yardımını” Kürt halkına sunmaya karar verdi. Birden “Kürt dostu” sosyalistler pıtrak otu gibi yeşermeye başladılar alanda.
Oysa bu bakış da birincisi gibi, Kapitalizmin şafağında üretilmiş “geleneksel ulus paradigması”ndan beslenerek türemiş bir yaklaşım idi. Kürtlerin yukarıda söz konusu edilen yaklaşımından büyük farkı, içinde fazladan, (üstü örtük ya da açık milliyetçilik; kendini beğenmişlik; üst perdeden yaklaşım; olanakların paylaşımında adaletsizlik; öteki halkları küçümseme; emekte en arkada yemekte en önde yer almak gibi) egemen ulus reflekslerini de içermesiydi. Bu boyutuyla da, adının sağ ya da sol olması onları son tahlilde devletin yaklaşımından kalın çizgilerle ayıramıyordu. Açık söylemek gerekirse, Kemalizm’le malul koca koca “komünistlerin”, ancak “sınırlar değiştirilmeyecek müjdesi”nden sonra Kürt halkının mücadelesine sahip çıkabildiklerini yakın tarihten biliyoruz.
***
Özgürlük ve bağımsızlık mücadelelerini hep “modeller” üzerine oturtarak dünyayı taramaya yönelen aydınlar, gazeteciler, parlamenterler, akademisyenler onca masraf yaparak bambaşka koşullar içerisinde yaşanan ulusal sorunların çözümlerini araştırmaya ve “Kürt sorununun tartışılmasına yol açmaya” bunca emek harcamak yerine, hemen burunlarının dibinde yeşeren, büyüyen, kök salan PKK örneğini anlayıp halklara anlatmaya çalışmış olsalardı, bu sorunun çözümünde bugün çok daha büyük yollar aşılmış olurdu. Zira tapınma derinliğindeki bu Batı-Merkezci yaklaşımın yerine artık ilgimizi biraz daha yoğun olarak kendi topraklarımızda yeşeren modele ve bu modelin felsefi temelleri üzerine odaklamamız gerekir. “Sömürgeciliğe karşı verilen ilk bağımsızlık mücadelesi” yalanıyla beslenen büyütülen Kemalist sömürgeciliğin aksine, iki binli yılların başında sadece sömürgeciliğe karşı değil ama aynı zamanda emperyalizme karşı da direnen bir hareketin nasıl bir güç haline geldiğinin güçlü bir tanığıdır Rojava. Kuzey Suriye’de Türkiye’de de çok tanıdık olan bir slogan toplumsal ve siyasal yaşama yepyeni bir boyut katıyor artık: “Demokratik Suriye, Özerk Kürdistan”
***
Belli ki artık en azından bölgemizde çağımızın yeni olan tek sloganı “Demokratik Özerklik” olarak gelişecektir. Bu istemin barışçı boyutu değerlendirilemediği takdirde Şemzînan’da (Şemdinli) yaşandığı gibi, Kürt halkının kendi iradesini kendi gücüyle gerçekleştirmesi kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortaya çıkacaktır. Fazla naz aşık usandırırmış. Savaşta bu kadar direnen bir kafa ise, bütün insanlığın yararı için Hitlerlerin Mussolinilerin gömüldüğü lanetli çukura gömülmeyi hak etmiş demektir. Şimdi kesin biliniyor ki Kürdistan bu parçalanmışlığı devam ettirme utancını yaşamayı artık dört parçada da reddetmektedir.
Kürt baharı, Ortadoğu’yu yemyeşil pırıltılarla selamlamaktadır.
Bu yolun üreticisi olan Öcalan ve PKK resmi muhatap olarak alınmadan sorunu çözüyormuş gibi göstermek ise, çaba kimden gelirse gelsin bir savaş suçudur.