Rusya’da Türkçülük akımı, Çarlığa karşı patlayan 1905 Rus demokratik devrimi sürecinde güçlendi. Bu hareketin önde gelen kişisi Kırımlı İsmail Gasprinski (Gaspıralı) idi. İsmail Gaspıralı, Hüseyinzade Ali, Yusuf Akçora, Zeki Velidi (Togan), Ahmet Ağaoğlu, Sadri Maksudi, Mustafa Çokayef ve diğerleri, Rus devrimine katıldılar, 15-28 Ağustos 1905’de Nijni Novgorad şehrinde Tüm Rusya Müslümanlar Kongresini topladılar.
Rus burjuva demokratik devriminin yenilgisiyle birlikte bu Türkçülerin bir kısmı Türkiye’ye sığındılar. Ve böylece Türkçülüğün de aslını esasını bu insanlar oluşturdular.
Çarlığa karşı demokratik içeriğe sahip bu akım, zamanla, hiçbir entelektüel temele sahip olmayan “zabitlerin” iktidarında adım adım, bütün “milliyetçi” akımların kaderini paylaştı ve giderek gericileşti, resmi devlet ideolojisine dönüştü ve sonunda İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Nazilerin işgali halinde hükümete el koymak üzere örgütlenerek, faşistleşti. Bu ekip, tıpkı savaş sonrası Nazilerin istihbaratçıları ve subaylaranın ABD tarafından “gladio” örgütleri olarak görevlendirilmesi gibi, yine ABD tarafından Türkiye’de anti-komünist kontr-gerillanın sivil kolu olarak örgütlendi.
Bugünkü Türkçülüğün, tarihsel Türkçülükle ilgisi kopmuştur. Bu akımın Türkiye’ye egemen olması mümkün değildir. Fakat Türkiye’yi yıkıma sürüklemesi mümkündür.
Ancak, eğer Öcalan’ın inisiyatifinde başlayan ve PKK’nin “Türkiye’yi yıkıma sürükleyebilecek” savaş yolundan barış yoluna koyulmasıyla derinleşen barış süreci olmasaydı, AKP’nin “Türk-İslam sentezi” temelinde, “siyah-yeşil” faşizmine doğru sürüklenmesi ve ayrışması kaçınılmaz olacaktı. Çünkü, bu ideolojik çizginin bir ayağı “cami”de ise, diğer ayağı “Philedelphia”da, bir gözü “Hıra” dağına bakıyorsa, diğer gözü “Tanrı Dağı”na bakmakta. İşte barış süreci bu faşistleşme tehdidine karşı büyük bir bariyer oldu.
Böylece, daha şimdiden, ortada “gerçek” bir barışın ve hele ki Kürt sorununda çözümün zerresi bile ortaya çıkmamış olduğu halde, “İmralı süreci”, Türkiye’nin demokratikleşmesinde rol oynamaya başladı.
Önemli bir sonuç da, BDP’ye karşı harekete hazırlanan “domuz bağlı cinayet şebekesinin”, bu milyonlardan koparak, marjinal bir güç olarak harekete geçmiş olmasıdır. Onlar “tehlikeyi” sezdiler ve saldırıyorlar. Ama “acele” ettiler. Saldırganların AKP yanlısı Müslümanları şu sıra etkileme şansı, MHP’den fazla değil.
Ama daha önemlisi şu:
Ve dünkü “Türkçüler”, giderek, tarihi “Türkçülük”le bağlarını yeniden kurmaya ve şöyle konuşmaya başladı:
“Orhan Pamuk veya Yaşar Kemal kadar Türklüğün ana taşıyıcı sütunu olan Türkçeye katkıda bulunan bir Türkçü, son zamanlarda aranızdan zuhur etti mi? Etyen Mahçupyan kadar, Türk fikir hayatına derin çentikler açan, Türklüğün düşünce ufkuna katkı sağlayan bir aydın sağınızda-solunuzda dolaşıyor mu?”
“Can alıcı soru’ Anayasa’da vatandaşa ‘Türk’ diyen 66. maddenin Türklüğe ne faydası oldu? Daha ötesi, anayasada velev ki Türk ibaresi hiç olmasa -Osmanlı’nın bu düzeyde hiç kullanmadığını hatırlayalım- Türklüğün nesi eksilir?”
Bu soruları Mümtazer Türköne soruyor. O günümüzün en “akil” Türkçüsüdür…
Onun yazısının başlığı şöyleydi: “Tanrı Türkü Türkçülerden korusun!”
Not: Okuyucular, Türköne’nin Etyen Mahçupyan’dan, aynı gazetenin yazarı olduğu için söz ettiğini sanabilir. Bana kalırsa, Türköne, “Üç tarz-ı siyaset”in yazarı Türkçü Yusuf Akçuraların izinden yürüyor. İşte size bir tarihi bilgi: “1908’de ‘Türk diye anılan bütün kavimlerin geçmişteki ve günümüzdeki durum, etkinlik ve eserlerini öğrenmek ve öğretmek” amacıyla İstanbul’da Türk Derneği kuruldu. Derneğin kurucuları Yusuf Akçura, Necip Asım (Yazıksız), Veled Çelebi (İzbudak), Rıza Tevfik (Bölükbaşı) idi ve bu Türkçülerin arasında bir de, Ermeni vardı; Prof. Agop Boyacıyan” …Ve, bir de Türk Dil Kurumu’nun ilk Genel Sekreterini hatırlayalım: Agop Martayan (Dilaçar)…
Eski Türkçüler, kimileri jenosid suçuna bulaşmış olsalar da, “Türklüğü” Boyacıyan’dan ve Türkçeyi Martayan’dan öğrenmeyi zul saymıyorlardı… “Yeniler” neredeyse Kürdün kanını “kımız” diye içecekler…
Barış sürecinin ilk sonuçları
Türkiye’ye özgü faşizmin hiçbir “derinliği” yoktur. Düşünsel bakımdan da, sosyal bakımdan da lümpendir. İlk “Türkçüler”le, bugünkü “Türkçüler” arasında uzak yakın bir ilgi yoktur. Vaktiyle Lenin, “pan islamist ve pan Türkist” akımlar hakkında konuşurken, bunların Çarlık emperyalizmine karşı bir reaksiyon olduğuna işaret etmişti.