“biliyor musun güçlü dağları görmenin zamanıdır/ şimdi bir bağırsan çok iyi biliyorum/ ya da üst üste silâh atsan/ kent tepinir belki bütün kuşlar uçar/ belki değil mutlaka/ ama mutlaka/ bir tanesi mutlaka kalır”  (Turgut Uyar)


Yıllarca birlikte yaşadığımız sözcüklerle günün birinde yeniden tanışmak heyecan verici olduğu kadar tedirgin de edebilir insanı. Hem tarihe hem coğrafyaya hem de halkların vicdanına geçen Hrant, “Ruh halim güvercin tedirginliği” diyerek bizi “güvercin” ve “tedirgin” sözcüğüyle yeniden tanıştırmıştı. Henüz çok uzaklarda bir ihtimal de olsa “Barış” insanı tedirgin eder mi? Bazen ediyor, edebiliyor. Her şeyden önce vara-yoğa kullanarak cins isim haline getirilen “barış”, teoride ve pratikte bilmediğimiz bir şey. (Şöyle de söylenebilir mi; bazen teoride bilip pratikte bazen pratikte bilip teoride bilmediğimiz...) 

Tarih bilmediği şeylerden korkan, tabulaştırıp tapan insan hikayelerinden de oluşuyorsa, bu korkunun günümüze de izi düşer. Ne var ki korkunun “Barış”a faydası yok. Her daim şüpheli şahıs/kurum olan devleti şimdilik hariç kılarak söylersek, bizim mahallenin çocukları arasında yaygın olan “barış korkusu” da “barış hayranlığı” da bilinmeyene dair bir korkudur. “Barış korkusu”ndan söz etmişken, “kuş korkusu” da geçsin zapta. Ormandan kafese, kanatlarından ayaklarına ve sesine sürülüp kafeste kalan kuş zamanla “kuş” özelliklerini yitirir. Kafesin kapısı açılsa da çıkmasıyla girmesi bir olur içeri. Çünkü, o artık “dışarı” korkusuyla yaşamaktadır.

Yıllardır dağlar, serhildanlar şimdilerde Rojova ve Kobanê nasıl okunmuyorsa, “barış”ın bir köşede okunmayan bir kitap gibi durması, “bilemedim” demenin de korkusudur. Bu nedenle hem “yapamayan” hem de “bilemeyenlerin”, dağları, sokakları bu güne taşıyanlar karşısında, eleştirel destek yerine sürekli “kibir” dili kullanmaları karşısında ancak “ayıptır, günahtır, yazıktır” denebilir. Savaş döneminde ellerini tarih taşının ardına koymayıp kalplerinin yerini unutanların şimdi “savaş”, “dağ”,” “silah” sözcüklerini sık cümle içinde kullananlardan, yenilmiş ama yenilmemiş gibi yapan çok bilmiş cevaplardan çok korkarım... Hiçbir geçmişin ve şimdinin, doğrusal olarak geleceğin garantisi olmadığını kendimce bilirim. Ama ulu orta, tuzu kuru cümleler kurup bir halkı incitmekten çok korkarım. Barış sürecinin, salyangozun kabuğunun ânda ve süreçte saniyelerle kıvrıldığını görmesem de sezerim. Bazen bir bilginin elimizden tutup bizi başka bir derdin eşiğine getirdiğini hissederim. İki buçuk santim kalınlığında toprak bin yılda oluşuyorsa, güvercini ve tedirginliği üstlensem de sakin olalım, derim. Siyasi terbiyem gereği, konuyu değiştirmeden önce soruyu ve insanı değiştirelim, sakin olalım, derim...

Her şeyden önce “barış” ân değil süreçtir, Osmanlı “taktiği” değil, yeni bir Türkiye’nin, yaşamın mümkünlüğüne ilişkin “strateji”dir. Malumun ilamı da olsa söylemek gerek: Zor ve savaş devletlerin doğasında içkindir. Zordan olma savaştan doğma bir düzeni/devleti ve militarist dili, halkların lehine “barış“a zorlayarak toplumu demokratikleştirmek kendi kapsam alanında “devrimdir.” Sürecin kritik eşiği olan seçimlerde yaşamsal olan, devletin “müzakere” ve “silahlara veda!” hamlelerinin “Aşil topuğu”muz olmamasına dair tedirginliktir. Sevginin söylettiği bu tedirginlik, bir yanıyla “şimdiki zamana” ama ondan daha çok “sonrasına” aittir. İşi mecaza vurarak şöyle tedirgin cümleler kurmak isterim: İnsan kendi suyunu ısıtırken, doğa şimdilik gülerken soruları sıralarsak: Dağlar sıcak, devlet soğuk sürerken siyasi tansiyon yükselmeye devam edeceği ayan-beyan ortadayken... Dağdan inen bağda hangi evde kalacak, kiraları kim ödeyecek? Dağdan inenin eline kim ne dökecek?

Kuşlarla başlamıştık, kuşlarla bitirelim...

Dalda ve dağda kalan kuşların hepimize selamı var...