Türkiye son derece tarihsel bir dönemeçten geçmektedir. Bazı çevreler hala bunun farkında değil. Eski alışagelmiş klişelerle ve ucuz politikalarla işlerin eskisi gibi idare edilebileceğini sanıyor. Uzun zaman PKK ve diğer bileşenler Öcalan’ı dinler mi? Öcalan’ın liderliği test edilecek vb propagandalarla idare ettiler. Bunun başını çekenlerden biri de başbakanın danışmanıydı. Anlaşılan hükümet de bu durumdan yararlanmak istiyordu.

Bütün bu sorular karşılığını buldu. Kürt hareketi herzamankinden daha fazla önderliği etrafında kenetlendi. Bu propaganda ve oyunları boşa çıkardı. Çözüm iradesini bir manifesto niteliğinde Newroz’da Amed’de dünyaya ilan etti. Sayın Öcalan hükümetin işini de kolaylaştırmak ve süreci hızlandırmak için gerillaların sınırdışına çekilmesini kabul etti. KCK Yürütme Konseyi de buna göre hareket edeceklerini ve bu tarihi adımı 8 Mayıs’ta pratiğe geçireceklerini açıkladılar.
Gerilla güçlerinin geri çekilme süreci fiilen başladı. Haber tüm dünyada yankı uyandırdı. PKK’nin sözünde durduğunu ve sürece ciddi yaklaştığını hepsi haber olarak verdi. Türkiye’de ise bir kesim, hükümete niye bu oyunu durdurdunuz, nasıl çıkmalarına izin verdiniz, vurmanız gerek diye devlet olmayı hatırlatıyor, savaş çığırtkanlığı yapıyor. Sanki bu devlet ve ordu bunca yıl vurmuyor, savaşmıyormuş havasındalar. Ordu vurursa gerilla da vurur. Bu da savaşın yıllar boyu sürmesi ve acıların, yıkımların artması dışında bir kapıya çıkmaz.
Egemen olmayı ve ve hükmetmeyi hala doğal bir hak olarak görme anlayışı Türk basınının ve yöneticilerinin yakasını bırakmış değil. Hala Kürtlere ve PKK’ye ayar vermeye, ne isteyip ne istemeyeceklerine kendileri karar vermek istemektedirler. Sanki bunlar hiç olmamış ve denenmemiş gibi. Onbinlerce insan öldürdünüz, binlerce köy yaktınız, hukuku ve insanlığı hiçe sayarak şehirlerin göbeğinde binlerce insanın kafasına sıkarak yargısız infaz yaptınız. Tüm bunlara rağmen Kürtleri yenmeyi başaramadınız. Eğer yenseydiniz Dersim katliamında, Şeyh Sait döneminde olduğu gibi tüm acımasızlıklarınıza rağmen üzerine bir bardak su içip zafer kutlamaları yapardınız. Ne hesap soran kalırdı ne de hesap vermeye kimse tenezzül ederdi.
MHP’ye bakalım, katliam, yoketme ve imha dışında Kürtlere neyi layık görüyorlar. Sanki tanrısal hakları var, Kürtler mutlaka Türk olacaklar. Yoksa öldürür ve yokederiz dayatması var. Ve bu zihniyet neredeyse yüzyıldır devlete hakimdi ve Kürtlere çektirilmeyen bir şey kalmadı. “Vur de vuralım, öl de ölelim“ sloganlarıyla D. Bahçeli karşılanıyor. Bir parti başkanı ve sözde sivil bir politikacı bizim ölme ve öldürmeyle ne isimiz var diyeceğine onun da günü gelecek diyor. Bu Türkiye’de normal karşılanan bir politika hakkı ve tarzı olarak görülüyor.
MHP sokaklara gençleri dökmediği, 12 Eylül öncesinde olduğu insanları öldürtmediği için Devlet Bahçeli’ye övgüler dizildi. Tam bir garabet örneği. Halbuki yasal, sivil bir partinin insanları sokağa döküp cinayetler işlemek ve sabotajlar yapmakla ne ilgisi olabilir? Bunlar dünyanın her yerinde suçtur ve siyasi bir partinin kimliğiyle ilgisi yoktur. Irkçılık ve nefret söylemi dünyanın heryerinde insanlık suçları kapsamındadır. Ancak bunlar Türkiye’de hala normal sayılmaktadır.
CHP’nin ise tarihsel gelişmeyle arasındaki makas gider açılmaktadır. Yüzyıl önceki paradigmayi günümüze dayatmaya devam etmektedir. Demokratik reformlara sahiplik edip AKP’yi zorlamaya çalışacağına Türkiye’yi AKP’nin kalıcı yönetimine terk etmektedir. Hala kan dökülen Kürt sonunun barışçıl bir çözümüne bile evet diyememektedirler. Ulusalcı, milliyetçi söylemlerle gerilim artırılmakta ve barış süreci hırpalanmakta, gözden düşürülmeye ve çatışma ortamının alevlenmesine hizmet etmektedirler.
Türkiye siyaseten yeni bir kamplaşmaya ve cepheleşmeye sahne olmaktadır. Yeni bir kızılelma koalisyonu oluşmaktadır. İşçi partisinden MHP’sine ve CHP’nin ulusalcı kanadına kadar yeni bir ırkçı, anti-demokratik cephe karşımızda durmaktadır. Buna karşı doğal olarak barıştan ve demokrasiden yana güçlerin birleşmesi ve hızla hareket etmesi gerekmektedir. Türkiye’nin yeniden şekillenmesi bu güçler arasındaki mücadeleler sonucu şekillenecektir.
Bu gerçekler ortada dururken hükümet yetkilileri hala kendilerini tam olarak çözüme ve barışa adapte edebilmiş değiller. Görünen haliyle süreci sahipleniyorlar. Kansız ve çatışmasız bir süreç işlesin istiyorlar. O zaman buna göre cesaretli olmaları ve ırkçı, egemen söylemlerden uzak durmaları gerekir. Ancak zihinleri ve söylemleri hala çok sorunlu. En son iki gün önce başbakan yardımcısı sayın Bülent Arınç’ın söyledikleri hiç mi hiç kabul edilecek cinsten değildi.
Hükümet sözcüsü Arınç gerilla güçlerinin tarihsel önemdeki geri çekiliş ve çözüme ortam sunma girişimleri karşısında karşılaştığı eleştirileri demokratik bir söylemle cevaplayacağına, “cehennemin dibine gitsinler“ biçiminde düşmanca, bastırdığı nefret söylemiyle dile getirdi. Gerilla güçleri bu ülkenin çocukları ve kendi ülkelerinde yaşıyorlar. Ama sayın Arınç hala Türkiye’yi Türklerin malı olarak algılamaya devam ediyor demek. Halbuki bu ülkenin çocukları barış süreci kolaylaşsın, hükümetin eli güçlensin diye, Kürtlerin bir sürü kaygı ve eleştirileri altında geri çekiliyorlar. Onlara saygı duyacağına nefret söylemi işi sadece zorlaştirir. Ayrıca hükümet ve Arınç’ın partisi onları cehenneme göndermek için çok uğraştılar. Ama yenmeyi başarmadılar. Yenemediğiniz ve barış yapmaya çalıştığınız bir halk ve onun temsilcilerine karşı saygılı olacaksınız. Unutmayın yarın yine yüzyüze geleceğiz.
Herkes artık tutumunu daha net belirliyor. Kürtler de dostlarını ve düşmanlarını daha iyi görüyor. Kürt halkı tüm mevzileri kendi emeği ve direnişiyle kazandı. Kimseye minnet borcu yok. Bundan sonra da kimse Kürtlere abilik ve büyüklük taslayamaz. Herkes bulunduğu yeri bilmelidir.