
Miladi takvim işlediğinden beri, kayıtlarında avare gün yoktur. 1 Eylül’de dolu günlerden biridir. 1 Eylül yaklaştığında sanırsınız ki, Hızır Aleyhüsselam da boğulmak üzere olanları kurtarmaya geliyor! Hızır’ın ne kadar canı Azrail’in elinden kurtardığı bilinmez ama 1 Eylül Dünya Barış Günü, özellikle Ortadoğu ve civar coğrafyaları bir türlü savaşın pençesinden kurtaramadı!
1 Eylül’e henüz barış misyonu yüklenmeden önce ne yazık ki dünyayı felakete sürükleyen dönemin başlangıç günüydü. Çünkü egemenler, hegemonlar ve emperyalistler 20 küsur yıl önce eksik bıraktıkları işleri tamamlamaya karar kılmışlardı. Ve savaşı örgütleyecek bahanelerini olgunlaştırıp, tarih 1 Eylül 1939’u gösterdiğinde, çok kısa zamanda tüm dünyayı saracak olan II. Dünya Savaşı’nı başlatmışlardı.
Halkların çıkarına olmayan bu savaşın öznesi her ne kadar Hitler ve onun bağlaşıkları olsa da, meselenin arka planları karmakarışıktır. Hitler dünyayı karıştırmış olabilir; ancak tümünü zapt etmesi işin doğasına aykırıdır. Bu kadar ağır bir bilançonun oluşmasında küresel emperyalistler, stratejik ortaklar, çıkarları gereği dönemsel ittifak oluşturanlar, savaşa girmediği halde ortalığı kızıştıranların rol ve payları da görülmelidir.
Küresel çaptaki bu yıkıcı savaşta can ve mal kayıplarıyla ilgili bilançonun doğru içerikte olduğunu sanmıyoruz. Çünkü savaşta hangi ulusun ne kadar asker zayiatı, halklarından ne kadar sivil insan kayıp verildi, bilgileri halen müphemdir! Devlet organizasyonları bilgileri yasaklamış ya da çarpıtmışlardır. Kaldı ki, kim, “kendi halkımdan şu kadar insan katlettim” der ki! Halk böylede olsa savaş sonrası, yıkılan-yakılan yerleşim alanları üzerinden birtakım verilere ulaşılmıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısı bunun muhasebatıyla geçti.
Savaşta rakamlar küsuratsızdır!
Bu korkunç yıkım tablosunun mekansal olarak en belirgin sahası Alman toprakları ve civarı oldu. Zira buralarda Nazizm icadı insan yakma fırınlarının üzerine, yanına, yöresine daha sonraları ise kolektif emperyalistlerin korkunç bombaları düştü. Altı yılı aşkın bir zaman süren tarifsiz acılarla dolu savaşın birçok bilinmeyen yanları olmasına karşın, ortaya çıkan verilere göre; 15-20 milyon asker, 25 milyon sivil yaşamını yitirdi ve 5 milyon civarında insanın akıbeti ise bilinmiyor. Görüldüğü gibi rakamlar küsuratsızdır!
Bu arada, savaşın kendi ahlak ve hukukuna uymayan olgular hafızalardan silinemez! Örneğin, bu savaş 8 Mayıs 1945’te sona ererken; Fransa üç ay sonra (5 Ağustos 1945) Cezayir’de 45 bin insanın yaşamına mal olan katliamı gerçekleştirdi. Aynı Fransa daha bir yıl kadar önce, diğer ülkelerin Normandiya çıkarmasıyla Hitler’in elinden zor kurtulmuştu. Aynı dönemde, ABD 6 Ağustos 1945’te Japonya’nın Hiroşima kentine atom bombası atarak 140 bin insanı katletti. Üç gün sonra da Nagazaki kentine attığı atom bombasıyla 80 bin insanı öldürdü. Bu bombalarla aynı zamanda çok büyük doğa tahribatına neden olmuş, üzerinden 67 yıl geçmesine rağmen, buralara atılan nükleer silahın etkisi sürmektedir.
Bu savaşın yayıldığı her yerde büyük yıkımlar yaşandı. Sona erdiğinde -asıl ve büyük kaybeden- halklar oldu. Elbette tüm savaşlarda olduğu gibi, mağluplar ve galipler de ortaya çıktı. Sonra bir masa etrafında toplanıp, I. Paylaşım Savaşı’nda temellerini atılan ulus-devlet projesi tamamlanarak, yeni devletler, yeni egemenlerin emrine verildi.
Kesintisiz savaş yaşayanlar...
Savaş sona erdikten sonra, insanlık yaraları sarma yanında böyle bir trajediyi bir daha yaşamamak için çevreler arıyordu! İşlevsiz kalan Milletler Cemiyeti yerine, 24 Ekim 1945’te 51 devletin katılımıyla Birleşmiş Milletler (BM) örgütü kuruldu. BM’de barışı dünyaya hakim kılacak olan organ da dahil 6 ana organ oluşturuldu. Bu gelişmeler ve 1 Eylül’ün Dünya Barış Günü olarak kabul edilmesi önemliydi. Ancak barışın “bakir” ekonomik kaynaklara sahip coğrafyalara uğradığı dahi söylenemez. Çünkü dünyanın bu en büyük örgütü BM’nin üye devlet sayısı üçe katlansa da, dünyayı beş daimi üyesi (ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin) dizayn etmektedir. Oluşan piramidin tepesinde ise ABD bulunmaktadır. O ne yapıyor? İngiltere ile istediği zaman ve yerde savaş çıkartabiliyor.
Bu nedenle savaşın dayatıldığı halklar, kendi öz savunmalarını geliştirirken, aynı zamanda barışı da örgütlemektedirler. Kesintisiz ve mecalsiz savaş yaşayanlar, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü önemsiyor, barışın ruhuna uygun çağrı ve etkinlik yapmaktadırlar. Ortadoğu’nun kadim halklarından biri olan Kürtler de özgürlük mücadeleleri için Türkiye demokrasi güçleriyle barışa kilitlenmiştir. Mevcut sistem ise kolektif emperyalist güçlerin desteğiyle savaş karakterli yanıtlar vermektedir. Doksanlı yılların sonunda, Avrupa’dan yola çıkan bir barış treninin Anadolu ve Mezopotamya topraklarına girişine izin verilmemişti! Bu nedenle, Anadolu ve Mezopotamya halkları savaş çığırtanlarına inat onurlu barışı hakim kılmak ve 1 Eylül’ü de boynu bükük olmaktan kurtarmalıdır.
NİZAMETTİN ÖZTÜRK / BDP MYK Üyesi Kırıklar 1 Nolu F Tipi Cezaevi
Gerçekle yüzleşme zamanı değil mi?
Türkiye’de 30 yıldır akan kanın durması için ciddi bir irade gösteremeyen iktidarların tümü -istisna kaideyi bozmaz- Kürt sorununu güvenlik eksenli ele alıp demokratik siyasal çözümü, söylem düzeyinden pratik-politik bir düzeye çıkarmamışlardır. Kestirme çözüm de denen ve sorunu askere havale eden sağcısından solcusuna, liberalinden muhafazakarına kadar, bütün iktidarlar bu yolu tercih etmişlerdir.
Geleneksel bürokratik hegemonya ulusal ruh ve homojen ulus yaratma projesi gereği “inandığı görüş, gerçekleştireceği eylem için yeterli meşruiyet sebebidir” düsturuyla, sosyalistler tasfiye edildi, İslamcılar dışlandı, Kürtler ise Şeyh Sait isyanıyla birlikte sistematik şekilde asimilasyona tabi tutuldu. Zengin bir kültürel mozaik halindeki halkları tek millet, tek dil, tek bayrak, tek dine sığdırmak için Kontrgerilla, Jitem ve Ergenekon gibi örgütler harekete geçirilerek adına faili meçhul denilen cinayetler işlendi, köyler yakıldı ve yüz binlerce insan topraklarından ayrılmak zorunda kaldı.
Resmi ideoloji ve devletin toplumsal mühendislikle gerçekleştirmek istediği, Türkiye’deki farklı etnik, ulusal ve dini azınlıkları Türklük potasında eritmekti. 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesine kadar sürdürülen ve o dönemde zirvesine ulaşılan Türk milliyetçiliği, 2000’li yıllarda yerini Sünni anlayışa bırakmıştır. Bu paradigma değişimi dönemin Ortadoğu konjonktüründen bağımsız değildir. Bir zamanlar dışlanmış olan Milli Görüş anlayışı, muktedir oluncaya kadar Avrupa Birliği’ne girmeyi, Kürt sorununu çözmeyi ister gibi davranarak, demokratikleşme ve özgürlükler konusunu istismar etti.
Kürt sorunu gibi 30 yıldır kanayan, siyasal anlamda eşit kolektif kimlik, öz yönetim yollarının önündeki engellerin kaldırılması gibi talepleri, on yıldır oyalamış olan ve ılımlı İslamcı geçinen iktidar bu meselenin çözümünü geçmiş iktidarlar gibi güvenlikçi politikalara havale etmiştir. Bu iktidar “sanıldığı kadar millici ve özgürlükçü değildir. Kapitalist milliyetçiliğin bir versiyonu olarak geliştirilmiştir. Temel hedefi, İslami kültürün yaygın yaşandığı toplumların demokratikleştirilmesini, sosyalistleştirilmesini engelleyerek İslam kültürünü kapitalizme entegre etmektir.
Gerçekler tersyüz edildi
İktidara getirilen bu zihniyet on yılı aşkın bir süredir demokrasi ve özgürlüklerin üstüne bir karabasan gibi çökmüş durumdadır. Kürtlere, demokrasi güçlerine siyaset kanallarını kapatırken “düz ovada siyaset yapsınlar” dediler; ancak yapanı da zindanlara tıktılar. “Soruna güvenlikçi bakış açısıyla yaklaşmak yanlıştı“ dediler, sonra da aynı yaklaşımı bizzat kendileri uyguladılar. “Biz terörist ile sivil Kürtlere ayrı davranacağız” dediler, sonra da Roboskî’de çoğu çocuk olan 34 sivili uçaklarla bombalayıp, katlettiler. Halkın “irademdir” dediği Öcalan’ın avukat görüşlerini bir yılı aşkın bir süredir yasadışı olarak engellediler. Roman açılımı dediler, Romanlar linç edildi. Alevi açılımı dediler ama daha sonra cemevini ibadet yeri olarak kabul etmediklerini açıkladılar.
Bugün Türkiye’de yaşanan kutuplaşma ve çatışmaların tek sorumlusu, milliyetçiliği silah olarak farklı olana, farklı düşünene, yazana karşı kullanan ve her gün bu dili güncelleyen iktidarın kendisidir. Bundandır ki 1930-40’lı yılların tekçi otoriter/baskıcı CHP’siyle bugün iktidarda olan zihniyetin benzeştirilmesi yapılmaktadır. O zamanların CHP’siyle -gerçi şimdiki CHP’de de aynı zihniyet baskın durumdadır- şimdiki AKP arasındaki temel farklılık birinin laik-Türk milliyetçiliğini, diğerinin Türk-İslam milliyetçiliğini esas almasıdır. Yani her iki zihniyet arasında uzlaşmaz bir çelişki söz konusu değildir. Türkiye’nin temel problemlerinin başında gelen Kürt sorununun çözüm yol ve yöntemleri konusunda aynı ‘milli hassasiyet’ kaygıları taşımaktadırlar.
Ama bir noktada bu iktidarın hakkını teslim etmek gerek. Yalanla, olmayanı olur, başarılmayanı başarılmış, gidilmiş göstererek gerçekleri tersyüz etmede geçmiş bütün iktidarları geride bırakmış bulunuyor. Yaşananların tek müsebbibi olmasına rağmen sanki sebebi kendisi değil de, Kürt Özgürlük hareketiymiş gibi gösterme çabası içindedir. Bütün bir kış boyu hiçbir ahlaki, hukuki ve siyasi ölçüyle bağdaşmayan imha operasyonlarıyla Kürt Özgürlük hareketinin belini kırdığını ilan etmiştir. Ama ortada olan, ortaya çıkan gerçekliğin bu olmadığı ilkbaharın gelişi, özellikle Şemdinli ve Çukurca gerçekliğiyle ortaya çıkmıştır. Şimdi de özel savaşın bütün çirkinliklerinde devreye sokarak var olan savaşı, ortaya çıkan ağır kayıpları gizleme ve Türkiye halklarına kanıksatma çabasına girmiştir. Aslında çuvala sığmayan mızrağı çuvala sığdırma çabasının beyhude bir çaba olduğunu görüyor ve bunun yarattığı psikolojiyle sağa sola saldırıyor. İşin gerçeği Türkiye kamuoyunu da bir noktaya kadar bastırmayı, aldatmayı da başardığını söylemek gerekir. Yoksa hiçbir meşruiyeti olmayan bu savaşı nasıl sürdürebilir?
Sorun birçok iktidarı çözdü
Savaşın günümüzde ulaştığı boyut, Türk, Kürt, Çerkes, Laz ya da Sünni ve Alevi olsun, herkesin yaşamını etkiliyor ve Türkiye’yi büyük bir kaosa sürüklüyor. Başta Kürt halkı olmak üzere herkesi demokratik hakları verilmedikçe, var olan fatura daha da büyümekte. Bu yüzden başta iktidar olmak üzere, herkesin HPG’lilerin BDP konvoyunun önünü kesip, görüşmesini ikinci bir Habur travması haline getirmek yerine, sorunun nasıl çözülebileceği üzerine kafa yorması gerekiyor. Öte yandan Antep’te gelişen bombalı eylemin, sivilleri hedef almasını ve can kaybına yol açmasını kabul edilemez.
Son tahlilde 30 yıldır yaşanan savaş bizlere gösterdi ki, Kürt sorununun demokratik yöntemlerle çözümünü hedeflenmeyen bütün iktidarlar bu sorunun bir parçası haline geldiler ve geleceklerdir. Bu sorun birçok iktidarı çözdü. Kürt halkının direnişi bu iktidarı da tarihin çöp sepetine atacaktır. Kürt halkına çözümsüzlüğü dayatmanın, sonun başlangıcı olarak kabul edildiğini söylemeye gerek var mı acaba?
NURETTİN TURÐUT / Maxmur Barış ve Demokratik Çözüm Grubu Sözcüsü - Midyat M Tipi Cezaevi
Roboskî’den yükselen çağrıya kulak verelim!
Türkiye Barış Meclisi, 1 Eylül 2007 tarihinde Ankara’da bir araya gelen farklı etnik köken, dinsel inanç, mezhep, cinsiyet, cinsel yönelim ve siyasal görüşlere sahip yüzlerce barış savunucu tarafından kurulurken hazırlanan kuruluş bildirgesinde şu tespitlere yer verilmişti: “Bugün, dünyada, savaşın olduğu kadar barışın da merkezi bölgemizdir. Emperyalist saldırının yarattığı tüm düğümler buradadır, çözüm de buradadır. ‘Türkiye’nin barışı’, bölge ve hatta belki de dünya barışının gerçekleştirilebilmesi mücadelesinde öncelikli bir öneme sahiptir”.
Gerçi o tarihlerde “Arap Baharı” olarak adlandırılan halk hareketleri sonucu yıkılmaz gibi görünen bölge diktatörlerinin teker teker alaşağı olacağını kestirmek mümkün değildi ama İsrail işgali altındaki Filistin, tırmanan İsrail/İran gerilimi, işgal altındaki ve parçalanmış Irak ve tabi ki Kürt Sorunu gibi düğüm olmuş pek çok sorun bu tespiti yapmak için yetiyor, hatta artıyordu bile. Bugün gelinen noktada bu tespit çok daha fazla anlam ve önem kazanmıştır.
Baas iktidarına karşı başlatılan ayaklanmanın silahlı boyut kazanmasıyla birlikte yaşanan gelişmeler, sadece Suriye’yi değil neredeyse tüm Ortadoğu’yu, farklı etnik ya da mezhepsel kökenli silahlı güçlerin, emperyalistlerin ya da bölgesel aktörlerin sponsorluğunda birbiriyle uzun süreli ve yok edici bir savaşa giriştikleri, “Lübnanlaşma” tehlikesi ile karşı karşıya bırakmıştır.
Öte yandan geçtiğimiz haftalarda ABD’nin İran’a yönelik ambargonun koşullarını ağırlaştırma kararı, Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı Romney’in İsrail ziyareti gibi gelişmelerde İran’a yönelik bir saldırı olasılığının arttığına işaret ediyor.
Irak’ta ise Merkezi Hükümet ile Kürt Bölgesel Yönetimi arasında ağırlıkla petrol ve doğal gaz gelirlerinin paylaşımı nedeniyle yaşanan gerilim Ortadoğu’da ki kaosun daha da derinleşmesine bağlı olarak her an sıcak çatışmaya dönüşebilir.
Aslında bir süredir tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik krizin yol açtığı yeni paylaşım arayışlarının dünya barışını ciddi bir şekilde tehdit ettiği bir süreç yaşıyoruz. Böylesi koşullarda Ortadoğu’da Şii/Alevi – Sünni ayrımı üzerinden bir tarafta ABD/AB (özellikle İngiltere, Fransa ve Almanya), İsrail ve Türkiye’nin diğer tarafta ise Çin, Rusya ve İran’ın yer aldığı çıkar gruplaşmaları arasında kaygı verici bir gerilimin yaşandığını söyleyebiliriz. Bölgeye egemen olan kaos ortamı bir anda bu gerilimi dünya barışını yok edecek bir çatışmaya dönüştürebilir. Böylesi bir çatışma halinde ise asıl faturanın başta Kürtler olmak üzere Ortadoğu’nun mazlum halklarına çıkacağını söylemek için kahin olmak gerekmiyor.
Türkiye’de Kürt fobisi
Bir süreden beri bölgesel alt emperyal güç olma hevesi içindeki Türkiye de Ortadoğu’da ki kaotik ortamı derinleştirmek için elinden gelen hiçbir çabayı esirgemiyor. Suriyeli muhaliflerin finansmanından silahlandırılmasına ve eğitilmesine kadar her konuda aktif rol alıyor. Topraklarındaki üsleri batılı ülkelerin istihbaratçılarına açıyor, sınırda tatbikatlar yapıp Suriye içlerine kadar asker gönderiyor. Elbette bütün bunları, nerdeyse 35 yıldır halkının bir bölümüne yönelik imha ve inkara dayalı şiddet politikaları uygulayıp ağır insan hakları ihlalleri gerçekleştiren kendisi değilmiş gibi sahte bir barış ve insan hakları söylemine dayandırarak yapıyor.
Bu ikiyüzlü ve iğrenç yaklaşımın elbette ülke içine, Türkiye’nin barışına yönelik çok ciddi yansımaları oluyor. Türkiye’yi yönetenler Suriye’de “Aleviler Sünnileri katlediyor!” dedikçe Türkiye’de Alevilere yönelik saldırılar artıyor. Suriye’de yaşanmakta olan kötülükten bir ‘hayır’ çıkarmaya çalışan, yaşam alanlarını demokratik ve özerk hale getiren Kürtleri tehdit unsuru olarak ilan etiklerinde Türkiye’de Kürt fobisi, ayrımcılık ve şiddet görülmedik bir tırmanışa geçiyor.
Gerçekten kaygı verici karamsar bir tablo ile karşı karşıyayız. Bugün savaşın ve şiddetin siyasal ve sosyal hayatımıza bu boyutta egemen olmasının ağır sonuçlarını şimdiden hissetmeye başladık bile. Her şeyden önce kamusal/siyasal alanda büyük bir tahribat ve daralmanın yaşanması, yanı sıra ülkenin demokratikleşmesi açısından büyük umut bağlanan yeni anayasa sürecinin aksaması/akamete uğraması olası. Daha da vahim olan ise siyasetin ve medyanın dili ve tavrının giderek daha yoğun biçimde ırkçı, ayrımcı ve şoven bir karakter kazanması. Bütün bunların toplumu geri dönüşü imkansız bir kutuplaşma ve parçalanmaya doğru sürükleyeceği çok açık.
Barış umudumuzu koruyoruz
Kısacası böylesi kaygı verici koşullarda ülkede ve bölgede barışa ulaşmak oldukça zorlaşan bir çaba gibi görünüyor. Ancak, her şeye rağmen barışa dair umudumuzu yitirmemiz gerektiğine inanıyorum. Çünkü insana dair olan inancımızı ve umudumuzu koruduğumuz ölçüde barışa olan umudumuzu ve inancımızı da koruyabiliriz. Barışı tesis etmenin parametreleri üzerine büyük laflar etmek, analizler yapmak elbette mümkün ama hiç biri insanın sahip olduğu adalet duygusu kadar etkili ve yol gösterici olamaz. Bunu bize katledilen evlatlarının acısını dindirecek doğru dürüst hiçbir şey (bir özür, sorumluların/katillerin bulunması vb.) yapılmadığı halde adil ve vicdanlı olmayı bilen Roboskî/Uludere Köylüleri bir kez daha bütün yalınlığı ile hatırlatmaktadır.
Yakınlarının katledildiği tarihten itibaren her fırsatta, bu ülkede herkesin eşit değerlendirildiği, İNSANIN merkeze konduğu, ADALETİN, BARIŞIN ve HUZURUN egemen olduğu bir ortamın sağlanmasını talep eden Roboskîli köylüler, Antep’de sivillerin katledilmesine yol açan saldırıyı da kınadıkları 22 Ağustos 2012 tarihli açıklamalarında “(…) Çünkü bizim bütün çabamız; bütün kimliklerinden bağımsız, insanlığı yüceltmek yönünde olmuştur. (…) İnsanı ayrıştıran, değersizleştiren, hele ki insan hayatını hiçe sayan hiçbir eylemin, hiç bir yaklaşımın hiç kimseye faydasının olmayacağının bilinmesini isteriz. Bütün yaşadığımız ve yaşamaya devam ettiğimiz acılara rağmen kararlı bir biçimde devam edeceğimiz bu mücadelemizin, bu ülke ve tüm dünya barışına hizmet etmesini umarız.” demektedirler.
Evet, ülkemizde ve bölgemizde barışı tesis edebilmenin tek yolu işte bu sese kulak vermektir…
COŞKUN ÜSTERCİ / Barış Meclisi Sekreterya Üyesi