Siyaset ve medya dünyamız yıllardır dolap beygiri gibi dönüp dönüp aynı noktaya takılıyor. Özellikle 1993’teki ilk ateşkesten bu yana alınan mesafe bir hiç mertebesindedir. Özal devrinde başlayan “barışçı çözüm” umutları ve girişimleri her defasında devlet içindeki tasfiyeci kafaya çarpıp parçalanmıştır. Çiller-Ağar-Güreş çetesinin 93 konsepti adı altında başlattıkları tasfiyeci saldırılar on binlerce insanın ölümüne, kayıplara ve milyonlarca insanın göçertilmesine yol açmıştır. Ama özgürlük hareketinin tasfiyesini, PKK’nin ezilmesini başaramamıştır. O günden bu yana her diyalog-çözüm umudu da aynı nedenle aynı akıbeti paylaşmıştır. Çünkü hepsinde de temel düşünce Kürt halkının özgür iradesini ve özgürlüğünü tanımak değil, barış-çözüm-diyalog adı altında işi sürece yayıp özgürlük hareketini tasfiye etmektir.
AKP dönemindeki manevralar da aynı minvalde gitmektedir. AKP’nin büyük bir işmiş gibi “Terörle mücadele, siyasetle müzakere” adı altında formüle ettiği politika bunun açık ilanıdır. Açık ki burada terörden kasıt PKK ve silahlı örgütleridir. Siyaset ise PKK’ye karşı çıkması şartıyla diğer Kürtler oluyor. Erdoğan’ın “Kürt sorunu yok, PKK sorunu var” parolası da bunun ifadesi oluyor. Yani sonuçta “PKK ayrı, Kürt halkı ayrı” denilmekte ve PKK ezilerek Kürt halkının mutlu edileceği söylenmektedir.
Yani 90 yıllık güvenlikçi asker-polis kafası yine karşımıza çıkmaktadır. Son 30 senedir de çok söylenen ama her seferinde duvara çarpıp parçalanan bu kafanın başarı şansı yoktur. Kökten yanlış olan bu kafa terk edilmelidir. PKK silahlı mücadele verse de otuz yıldır Kürt halkının özgürlük mücadelesine önderlik eden bir siyasi partidir. Halk meydanlarda “Bijî serok Apo, Bijî PKK” diye haykırmaktadır. Ama medyada egemen olan hatırı sayılır sayıda uzman-stratejist vb. hala “Kürtler ayrı, PKK ayrı, Apo ayrı“ diyerek yeni katliamlara çanak tutuyorlar. Bu uzman-stratejist taifesi daha düne kadar Kürt diye bir halk yok, Kürtçe diye bir dil yok diye ahkam kesiyorlardı.
AKP ve Gülen medyasının da ar damarı çatlamış. Qandil’i fethetme-bayrak asma heveslerini gizlemiyorlar. Gerekçeleri de son Dağlıca baskını ve burada yaşanan asker kayıpları. Bunu PKK’nin barışa darbesi ve sabotajı olarak yorumlayıp halkı kandırıyorlar. Oslo görüşmeleri sürerken bile askeri operasyonlara devam ediliyor ve onlarca gerilla yaşamını yitiriyordu. Ama bu medyanın umurunda bile değildi. Son bir yılda operasyonsuz bir gün oldu mu? Malatya morgundaki cenazelere baksınlar. Roboskî’ye baksınlar. Bu medya son bir yıldaki manşetlerine de bir baksın, utanmazsa ondan sonra konuşsun. Her gün “Üç-beş-on beş vb. terörist etkisiz hale getirildi, ölü ele geçirildi” manşetleri atarak savaşı kışkırtanlar, ölen askerlerin de gerçek katilleridir. Ama hala akıllanmamışlar ki Qandil’in fethi için dilek tutmaya devam ediyorlar. Böyle bir teşebbüsün sonucunda nasıl hesap vereceklerini düşünmüyorlar.
AKP ve hempaları tehlikeli bir oyun peşindedirler. Bölgede devam eden kargaşa, ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme -Suriye ve İran’a müdahale planları çerçevesinde AKP de pay kapmaya çalışmaktadır. Yeni Osmanlıcılık-yeni İttihatçılık kafası bölgede fiili bir durum yaratmak için fırsat kollamaktadır. Bunun ana hedefi de Güney ve Güneybatı Kürdistan’da egemenlik kurmaktır. En azından etkisini arttırmaktır. Bu durum netleşinceye kadar AKP’nin sorunu çözmek diye bir derdi yoktur. AKP’nin derdi Kürt direnişini ezmek ve Ortadoğu’da yeni Osmanlıyı ihya etmektir. “Atı yardan uçuran bir tutam ot”muş. AKP diktası Kürdistan fatihi olmak hayaliyle kendisini de ülkeyi de uçurumun kenarına getirmiş bulunuyor. Asker ya da sivil yeni Enver paşalar kol geziyor.
Bütün bunlara rağmen onurlu bir barış-barışçı çözüm mümkün müdür? Elbette mümkündür hatta tek yoldur. Çünkü savaşla alınabilecek yol olmadığını gören-anlayan geniş bir kesim oluşmuştur. Bu kesimler savaşı sürdürmek isteyenlerden daha da çoktur ama örgütsüzdür. Savaşa karşı olanlar, barışçı-demokratik çözüm isteyenler daha güçlü olarak örgütlenip ağırlığını koymadıkça savaş sürecektir. Bugüne kadar toplumun çoğu savaşı PKK ile devlet arasındaki düello gibi gördü. Devletin PKK’yi tasfiye edeceği yalanlarına kandı, umut bağladı. Devletin PKK’yi tasfiye ya da bypass çabaları savaşı uzattı. Ama artık bunların da sonu geldi.
Barışçı çözümden yana olanlar birleşip bütün güçleriyle ortaya çıkmak zorundadır. Her geçen gün akan kan, giden can artmakta ve savaş kışkırtıcısı AKP diktası kadar seyirci kalanları da suçlu konumuna getirmektedir. Varlığını savaşa borçlu olanların kan emiciliğine karşı, varlığını ve geleceğini barışa borçlu olanlar mücadeleyi yükseltmek zorundadır. Barışçı çözüm ancak böyle gerçekleşebilir ve barışçı çözümle bütün ezilenler özgürlüğe ve huzura kavuşabilir. Halklarımıza karşı olan sorumluluğumuz bunu gerektiriyor.
Barışçi çözüm için...