Muktedir siyaset dili de hep aynı bakış açısı üzerinden şekillenmekte ve zehirli bir dile dönüşmektedir. Bugün devletin en tepesindekiler zehirli, düşman bir dili dolaşıma sokmuş ve bunun dozajını giderek arttırmaktadır. Bildik medya da halkı birbirine düşman kılarak, toplumsal kutuplaşmayı artırarak, kirli savaşı, imha ve inkar siyasetini dillendiriyor. 

Suçlayıcı, kamplaştırıcı ve ayrıştırıcı bu dil, toplumu da olabildiğince sarmış durumda. Medya da buna çanak tutuyor, aynı zehirli dili kullanıyor. Ve ne yazık ki bu dil toplum nezdinde de giderek normalmiş gibi algılanıyor ve meşrulaştırılıyor.

Kimi aydın geçinenler de bu korodaki yerini almış durumda. Gramsci’nin yıllar öncesinde yaptığı tespit gibi: “Bu aydınlar, hükmeden (egemen) grubun memurları gibidir ve toplumsal hegemonyanın ve siyasal iktidarın onlara verilen görevlerini yerine getirirler”.

***

Ezberlerimizin çoğu, gerçeği araştırmadan kulaktan dolma, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma ya da medyanın dezenformasyonuna uğramış bilgilendirmelere dayalıdır.

İnsanca yaşamak ve yaşatmak, vicdanımızın sesini bastırmadan akıllıca, sorumlulukla ve olumlulukla hareket etmekle başlar. Birini suçlarken, birilerini yargılarken, terazinin öteki kefesine de vicdanımızı koyduğumuzda varacağınız sonuçlar çok daha adil olacaktır.

Türkiye'de bir asayiş sorunu değil, demokratikleşme sorunu vardır. Eşit, adaletli bir yapı kurulmadan sorunlar bitmez, hiçbir inzibati, polisiye önlem sorunların üstesinden gelemez. Böyle bakılmadan demokrasi anlayışı kazanılamaz.

Kamu düzeni adı altında militarist asayiş politikası, kanı durdurmuyor, tam aksine yangına benzin olayına dönüşüyor.

Ortak bir gelecekten söz edilecekse, eşit, özgür ve güven içinde yaşamak isteyen herkesin; şiddeti yaratan nedenler üzerinde düşünmesi gerekiyor.

İnsan hayatını temel almayan, yaşamı siyasetin merkezine koymayan hiçbir sistem olayların üstesinden gelemez.

Türkiye'nin bu konuda değişime ihtiyacı var. Paradigma değişiminin ima ettiği zihinsel sıçrama, daha önce sahip olunan kimi köklü fikirleri, bağlılıkları terk edebilme cesaretini gerektirir. Türkiye bu cesareti gösteremedi. Oysa dünyanın değişik yerlerinde yaşanan çatışma süreçleri konusunda yeterli deneyim ve birikime sahipti.

Örnek mi? Alın size iki örnek: Daha birkaç gün önce Kolombiya Hükümeti ile Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) gerillaların baş müzakerecileri, 4 yıl süren görüşmelerden sonra anlaşmaya vardılar. FARC’ın müzakerecisi Marquez “Savaşların en büyüğünü kazandık. Kolombiya’ya barışı getirme savaşını. Silahlarla yapılan savaş sona ermiştir. Şimdi fikirlerle yapılan savaş başlamaktadır” diyerek deklere etti.

Yaklaşık 50 yıldır süren savaşın sona ermesinin sonucunda yapılan anlaşma gereğince, FARC gerillaları silahları bırakacak ve siyasal bir parti olarak sivil yaşama girecekler. Taraflar haziran ayında bir ateşkes anlaşması imzalamışlardı.

Bir başka örnek Filipinler... Filipinler'de Moro'da MILF gerillaları ile hükümet arasındaki barış görüşmeleri son safhasında. Üstelik Türkiye gerillalar ile hükümet arasındaki barış görüşmelerinde arabuluculuk yaptı.

Gel gör ki başkasında arabuluculuk yapılırken kendi gerçeğinde masalar devirip arabozuculuk yapılıyor.

***

Değişimin insanlık tarihinde her açıdan birçok gelişmenin de tarihi olduğunu biliyoruz. Geçmişin metotları yetersiz kaldığında, hayatın tıkandığı noktalarda yeni yöntemler geliştirmek gerektiğini de. Oysa Türkiye eski ezberleriyle volumü giderek yükselen çatışmalı bir ortamı sürdürmeyi tercih ediyor.

Evet. Yani sözün özü; Filipinler’de özyönetime arabuluculuk yapanlar, Türkiye’de ‘çözüm mözüm yok... özyönetim isteyenlerin başına dünyayı yıkarız’ diyorlar. Ve her halde bunu diyenler o yıkıntının, o enkazın altında en başta kendilerinin, bütün bir Türkiye’nin kalacağını düşünmüyorlar.