Barışın mı, savaşın mı?

Forum Haberleri —

Barış

Barış

  • Kürtleri stratejik bir müttefik olarak kabul etmek yerine, iradelerine kayyum atamak ve baş müzakereciyi tecrit altında tutmak suretiyle onları bir ‘tehdit’ olarak kodlamak, geleceği karanlığa itmektir.

DENİZ AMED

Bugün Türkiye, siyasi tarihinin en kritik samimiyet testiyle karşı karşıyadır. 2025'te filizlenen Barış ve Demokratik Toplum Süreci, bir yandan toplumsal umudu beslerken, diğer yandan hukuk dışı yöntemlerle süreci dondurmaya çalışan statüko duvarına çarpmaktadır. Barıştan bahsederken halkın iradesine vurulan kayyum kelepçesi, zindanlardaki siyasi rehine gerçeği ve İmralı üzerinde katmerleşen tecrit görmezden gelinemez. Görünen şudur: Zamanın ruhu, artık oyalama politikalarına ve halk iradesini gasp eden stratejilere geçit vermiyor.

Güncel siyasetin en büyük tıkanıklığı, bir yandan barış derken diğer yandan belediyelere kayyum atayarak halkın seçme ve seçilme hakkını yok saymaktır. Kayyum rejimi, sadece bir idari tasarruf değil, toplumsal barışın zeminine yerleştirilmiş dinamittir. Gerçek çözüm, halkın iradesine saygı duymaktan ve Selahattin Demirtaş ile Figen Yüksekdağ başta olmak üzere binleri kapsayan rehine politikasına son vermekten geçer. Siyasi rehineler özgürleşmeden ve irade gaspı son bulmadan kurulacak her cümle, samimiyet testinden kalmaya mahkûmdur.

Sürecin asıl kilidi ve tek gerçek baş müzakerecisi Önder Apo’nun durumudur. Tecrit koşulları, bugün artık sadece bir "iletişimsizlik" hali değil, barış iradesine yönelik yapısal bir darbedir. Şurası çok net görülmelidir: Önder Apo’nun fiziksel özgürlüğü sağlanmadan, özgür çalışma ve görüşme koşulları oluşturulmadan bir çözüm projesinden veya gerçek bir barıştan bahsedilemez. İmralı Heyeti’nin bir aydan fazladır adaya gidip görüşme yapamamış olması, devletin çözüm dili ile pratik eylemi arasındaki korkunç uçurumu gözler önüne sermektedir. Baş müzakerecinin sesi kısılmak istenirken barışın yolunu açtığını iddia etmek, siyasi illüzyondan ibarettir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın grup toplantısındaki konuşmaları, her ne kadar yeni bir dönemin kapısını aralıyor gibi görünse de sahada yaşananlar bu sözleri teyit etmiyor. Ortada bir "söylem" vardır, ancak bu söyleme eşlik eden bir "pratik" yoktur. Bu durum, toplumda "yeni bir oyalama süreci mi, yoksa bir tasfiye planı mı?" sorularını haklı olarak zirveye taşıdı. Eğer bu konuşmalar sadece stratejik bir oyalama veya Kürt Özgürlük Mücadelesi’ni geriletmeye yönelik bir taktikse sonuçları da ağır olacaktır. Önümüzdeki hafta yaşanacak gelişmeler ve atılacak somut adımlar, iktidarın niyetinin barış mı yoksa zaman kazanmak mı olduğunu net bir şekilde ortaya koyacaktır.

Bölgesel dinamikler, Ankara’yı "statükoyu koruma" ile "demokratik ittifak" arasında bir tercihe zorluyor. Kürtleri stratejik bir müttefik olarak kabul etmek yerine, iradelerine kayyum atamak ve baş müzakereciyi tecrit altında tutmak suretiyle onları bir ‘tehdit’ olarak kodlamak, ülkenin geleceğini karanlığa itmektir. Siyasi yapıların, dar mahalle siyasetinden sıyrılıp kayyumcu zihniyete, tecrit politikasına ve siyasi rehine hukukuna karşı duran gerçek bir "Üçüncü Yol" inşa etmesi artık tarihsel bir zorunluluktur. Bu yol, teslimiyetin değil, halk iradesinin ve baş müzakerecinin muhataplığında onurlu bir buluşmanın yoludur.

İçinde bulunduğumuz bu süreç, ya kayyumların, tecridin ve rehinelerin olmadığı gerçek bir demokratikleşme hamlesiyle halkların ortak şafağına uyanış olacak ya da baskıcı sistemin yeni bir aşaması. Söz tükenmiş, amel vakti gelmiştir. Kayyumlar geri çekilmeden, siyasi rehineler özgürleşmeden ve en önemlisi Önder Apo’nun fiziksel özgürlüğü için somut adımlar atılmadan barış sadece bir temenni olarak kalacaktır. İradenin gerçek sahibi olan halk, önümüzdeki hafta netleşecek olan bu tabloya göre kendi yolunu çizecek kudrettedir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.