Birinci Meclis ve bugünkü fırsat

Forum Haberleri —

Meclis

Meclis

  • Türk devletinin önünde, tarihi tekleştirme politikalarından arınarak yerinden demokrasi yoluyla tüm kesimlerin temsilinin sağlanabileceği yeni bir modeli birlikte inşa etme fırsatı var.

HEVAL TAHA

Kürt inkârı tarihsel olarak ne zaman başladı? İnkâr, hangi dönem Türk devlet ideolojisinin resmi tarih tezine dönüştü? Bu topraklarda demokrasinin yerleşik düzenin bir parçası olamamasının cevabı bu iki sorunun cevap bulmasında yatıyor.

Resmi devlet ideolojisinin kurguladığı resmi tarihe göre; M. Kemal, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Hiç vakit geçirmeden Erzurum’da kongre topladı. Ardından Ankara’da bir meclis toplanmasına karar verip milli mücadele sürecini başlattı…

Hangi siyasal çizgide olduğunu iddia ederse etsin tüm sistem partileri bu resmi tarih tezinin arkasında hizalanıyor. Oysa M. Kemal’in ne Erzurum Kongresi’nin toplanmasında en ufak bir katkısı vardır ne de Ankara’da bir meclisin toplanmasına tek başına öncülük etti. Resmi Türk tarih tezinin M. Kemal şahsında başlattığı tekleştirme Osmanlı’nın kendisini var eden tüm Müslüman unsurlar için kullandığı “milli” kavramını da esir alarak onu da bu tekleşmenin bir parçası haline getirdi.

 Söz konusu tarih tezinin geldiği son aşama, mevcut TC Anayasası’nda vücut buldu. 66. Maddesi’ne göre; Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür.

Aslında vatandaşın aidiyetinin bir önemi yoktur, “Devletin kendisi zaten Türk'tür”, dolayısıyla bu devlete vatandaş olacak herkes de “Türk olmak zorundadır”, yani tekleşmelidir. Yine, “Anayasa Mahkemesi, anayasaya uygun olarak Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Türk olacağını ve 'Türk milleti' kavramının Türklüğü de içine alan tarihsel ve sosyal gelişmenin oluşturduğu birlikte yaşama olgusunu ifade eden bir kavram olduğunu” karara bağladı.

Oysa 1920’de toplanan meclisin adı “Büyük Millet Meclisi” (BMM) idi. Başında “Türk” ya da “Türkiye” ifadesi yoktu. Söz konusu durum, meclisin kürsüsünde yapılan konuşmalara da yansıdı. Yazının girişinde zikredilen soruların cevaplarını tarihçi Prof. Ahmet Demirel’in, “Tek Partinin Yükselişi” başlıklı kitabının yol göstericiliği ile sorgulayalım: “Milli Mücadele yıllarıyla Cumhuriyet'in ilanını izleyen bir kaç yıl içinde milletvekilleri Türklerin ve Kürtlerin dayanışmasını sık sık vurguladılar. Kürt kelimesi milletvekillerinin Meclis'te sık sık kullandıkları bir kelimeydi. Bu konuda ilk iki meclisten bazı örnekler verilebilir. Örneğin ilk meclis döneminde 18 Kasım 1920'de Dêrsim Mebusu Hasan Hayri (Konko) Bey, Dersim'de iki unsur bulunduğunu, halkın üçte ikisinin Kürt, kalan üçte birinin Türk olduğunu söylüyordu. Aynı gün Bitlis Mebusu Yusuf Ziya (Koçoğlu) Bey, 'Kürtler bu Meclis'e karşı fena fikirler besleyemezler. Bütün fena fikirler oralarda tesir görmez' diyordu. 2 Aralık 1922'de Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey 'milletin kürsüsü olan Meclis'te, yegâne söz sahibi Türk ve Kürt olacaktır' diyerek Türk ve Kürtlerin birlikteliğini vurguluyordu.” (s.228)

Şimdi de öyle sadaları

Görüldüğü üzere “Büyük Millet Meclisi”yken kürsüsünde yegâne söz sahibi olanlar da Türkler ve Kürtlerdir.

Prof. Demirel’in “TBMM Gizli Zabıt Cerideleri”nden aktardığına göre; 3 Kasım 1922'de de Erzurum Mebusu Süleyman Necati (Güneri) Bey, Türk ve Kürtlerin tarihlerinin ortak olduğunu belirterek, şunları söylüyordu: "Şark siyasetinin safahatı mümeyyizesinden birisi de, ekalliyetler namı altında Türkiye'yi parçalamak ve Asya'yı yutmak meselesi olduğu cümlenizce malûmdur. Son muzafferiyetimiz üzerine bize tebliğ edilen notada, yine bu nokta üzerinde düşmanlarımızın nazarlarını tespit ettiklerini görüyorum ve hatta ırki ekalliyet meselesinin de buna ilave edildiğini görüyorum. Bu mesele, mevcudiyeti milliyemiz için gayet ağır bir nokta-i nazar olduğundan ve bendenizi buraya gönderenlerin büyük bir kısmı da Kürt olduğundan, burada o vatan kardeşlerinizin hissiyatına tercüman olmak üzere; bu kelime ile düşmanlarımızın ifade etmek istediği maksadı dilim döndüğü kadar arz edeceğim. (...) Biz tarihin pek derin ve hatta muzlim noktalarına kadar nazarımızı temdit edersek göreceksiniz ki, Kürtlerin tarihi daima Türklerle beraberdir. (Şimdi de öyle sadaları)”

Son ifadeye dikkat çekmek istiyorum; “şimdi de öyle sadaları” vurgusundan anlaşıldığı üzere kürsüde konuşan hatibin sözleri Meclis'in genelinin onayını alıyor.

“İkinci Meclis döneminde 19 Mart 1924'te Ergani Mebusu İhsan Hamit (Tigrel) Bey, Musul sorunu vesilesiyle Türk ve Kürtlerin dayanışmasını şu sözlerle ifade ediyordu: "Musul ahalisinin yüzde ellisini Türkler, yüzde otuzunu Türklerden hiçbir vakit ayrılmak istemeyen ve bütün tazyikata rağmen istiklâl vermek için İngilizler tarafından vaki olan mevaide rağmen hiçbir surette İngilizlere boyun eğmeyen Kürtler teşkil eder. (Bravo sesleri). Daima ilelebet Türkler ve Kürtler Türkiye'nin istikbalinin müttehit ve mütesanit olarak hareket edeceklerdir (alkışlar)." (s.229)

Burada da görülüyor ki hatibin sözleri, Meclis'te “bravo” sesleri ve “alkışlarla” destek buluyor.

Bu durumun değişmesi

Prof. Demirel’e göre; bu gidişat, Şêx Seîd direnişiyle değişiyor. Demirel, bu durumu şöyle ifade ediyor: “Sonuç olarak şu denilebilir ki Milli Mücadele döneminin başından 1925'te patlak veren Şeyh Sait Ayaklanması'na kadar süren Türk-Kürt iş birliği bu isyandan sonra sona ermiştir. Ayaklanmalar Şeyh Sait İsyanı'ndan başlayarak 1938'e kadar aralıksız sürmüştür. Devlet soruna bir güvenlik sorunu olarak yaklaşmış ve sorunu bu çerçeve içinde çözmeye çalışmıştır. Bölgedeki yoğun askeri önlemler ve askeri harekâtların yanı sıra idari değişiklikler, iskân ve zorunlu göç politikalarıyla bölge Türkleştirilmeye çalıştırılmış; sıkıyönetim ve umumi müfettişlikler kanalıyla olağanüstü yönetim başlıca çözüm yolu olarak düşünülmüştür.” (s.231)

Yukarıdaki belirleme, tamamen Prof. Demirel’e aittir. Yaratan koşullar üzerinde durmak yerine 'isyanı', bir sonuç/neden olarak ele almak bir tarih okuması açısından elbette eleştiriye muhtaç bir durumdur.

Siyasal temsilin gaspı

Kürt inkârı, siyasal temsilin gasp edilmesiyle daha da boyutlandırıldı, ilk Meclis’te temsil edilen Kürt milletvekili profili de ortadan kaldırıldı. 1927’den 1950’ye kadar iki turlu seçim de olsa Kürdistan’da sandık kurulmadan “seçilen” milletvekilleri Ankara tarafından atandı. Prof. Demirel, bu süreci şöyle anlatıyor: “Ayrıca 1927 seçimlerinden başlayarak tek parti döneminin sonuna kadar bölge halkı kendi temsilcilerini seçememiş, CHP genel merkezinin aday göstererek seçilmesini sağladığı ve çoğu İstanbul ve Balkan ülkeleri kökenli olan askeri ve sivil bürokratlar eliyle temsil ettirilmiştir. Gerçek temsilin önemli bir unsuru sayılabilecek ve Milli Mücadele yıllarıyla Cumhuriyet'i izleyen birkaç yıl içinde son derece yüksek olan yerellik, tek parti dönemi boyunca yerini bürokratik temsile bırakmıştır. Bu bürokratik temsil 1950'ye kadar bölge halkı için hayatın bir parçası olmuştur. 1950 seçimleriyle birlikte bölgenin temsilinde yerelliğe dönüş ise bir zihniyet değişikliğinden çok pratik nedenlerden, daha açık bir deyişle sadece ve sadece tek dereceli seçime geçilmiş olması ve seçimdeki parti yarışmasından kaynaklanmıştır.” (s.232)

Görüldüğü üzere 1950 seçimlerinde yaşanan “gelişme” de Kürtlerin siyasal temsilinin Birinci Meclis’teki nitelikteki gibi anlamına gelmiyor. Seçim sisteminde yapılan değişiklik sonucu ortaya çıkan bir zorunlu durumdur. Bu tarihten sonra da uzun bir süre Kürdistan’dan seçilen milletvekilleri sistem partileri tarafından Kürt halkına dayatılan figürler olmanın ötesine geçemedi.  

Bugün Türk devletinin önünde bu tarihi tekleştirme politikalarından arınarak yerinden demokrasi yoluyla tüm toplum kesimlerinin temsilinin sağlanabileceği yeni bir modeli yeniden hep birlikte inşa etme fırsatı duruyor. Kürdistan halklarının 50 yılı aşan örgütlü mücadelesi bunun başarılması için üzerine düşeni yapacağını da alenen ilan etmiş durumda. Tıpkı dün Birinci Meclis’in toplanmasında üstlendiği tarihi rolde olduğu gibi.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.