Türk Başbakanı Recep Erdoğan, onun için barış yolunun haritasını gösteren Kürt liderleri, kibirlenerek "haddini bil" diye azarlıyordu.
O kadar kibirliydi ki, barış yapmak söz konusu ise eğer, masanın bir bu, bir de öteki tarafına zıplayarak, iki tarafı da temsil edecekti.
Oysa diyalog ile uzlaşma, karşı tarafı anlamak ve ona saygı göstermek, barışın ön şartıydı. Bunlarda, mantık yoktu. Uzlaşma onur meselesi, onların anlayacağı dille, "karizmayı çizmek"ti.
Ermeniler ve Kürtlerin harman misali savrulması, bu kültürün eseridir. Birinin bu topraklarda yoklara karıştırılması, ötekinin geçmişte kan ve yangınla bastırılması, seslerinin boğulması, deniz bitip karaya vurana kadar varlıklarının inkar edilmesi çözümdü, kafalarında.
Kürtler görüntü, figanlarıyla dünyanın gündemine oturana, Britanyalı yazar Harold Pinter de, evrensel rezaleti tiyatro oyunuyla komedileştirene kadar, kendileri yer yüzünde yok, konuştukları kelimeler de Türklerin dağ diliydi.
Sonra, çaldıkları mızrak çuvala sığmayınca, Kürtler ve dilleri aniden "var" oluverdi. Generallerin anılarından okuduğumuza göre, kabul de devlet kararıydı.
Onların dilinde devlet, generaller konseyinin yer aldığı Milli Güvenlik Kurulu(MGK)'dur. Kurul, söylenecek sözleri, çıkarılacak kanunları tek tek kararlaştırıyor, sonrasını sivillere bırakıyor.
MGK'nin bulunduğu bir yerde rejim, yarı askeridir. MGK, günümüzde bütün etkinliğiyle yaşıyor. Çark, darbelerin devamıdır. O nedenle, AKP’nin "sivilleştik" övünmesi, gerçeğe takla attırmaktır.
Nitekim, şimdi tutuklu olan eski Genelkurmay Başkanı İlker Bağbuğ, AKP’nin MGK kararı üzerinden Kürtlere sunduğu Kürtçe televizyon şirinliğini, "ben önerdim, oldu" diyerek berbat ediyordu.
Yine AKP’nin, "Kürt inkarına son verdik" övünmesi de balondu.
Dönemin başbakanı Demirel, 1991’de MGK’den sonra gittiği Diyarbakır’da Kürtlerin varlığını kabul ettiklerini söyleyerek inkara son verildiğini açıklıyor; Özal da Kürtçe yayın yapan televizyon projesini gündeme alıyordu.
İkili, bağnaz birer Kürt karşıtıydı. Söylem ve atakları, rejimin ehlileşmesinden değil, Kürt hareketinin geldiği aşama ile mızrağın çuvalı delmesindendi. Kan içip kızılcık şerbeti dedirten, koşulların dayatması...
Bugün dünyada eşi benzeri görülmemişlikle sulandırılmış diyalog da, "MGK’ya rağmen AKP" projesi değildir. Koşulların dayatmasıyla, MGK’nın ön gördüğüdür.
AKP, "paket içinde paketle" adeta MGK’nın sekreteryasını yapmakta, seçim malzemesi olarak kullanmaktadır.
Çetin Altan’ın "kabak yere çalınınca, içinden sadece çekirdek saçılır" diye bir sözü vardır. Kürt liderlerden Gültan Kışanak da, pakete kabak demişti. Ama içi koftu. Derde deva çekirdek bile saçılmadı ortalığa...
Alaturka kurnazlığın kabağı böyle olunca, süreç, müreç kalmadı.
Başbakan hayal sunma ustasıydı ya, buna rağmen Başbakan, "barış süreci devam ediyor" diyordu.
Alaturka döküntünün şıngırtıları arasında hem süreç, hem de gerisindeki uyduruk efsaneler, benzeri "büyük taarruz" için Saddam Hüseyin'i taklitle, dağ başlarına sayıları 170’e varan, kale korunaklar inşa edilerek bitiriliyordu.
Bir yandan da, Kuzey'in devamı ve ayrılmaz parçası Rojava’da "vekaleten" kir-pas akan bir savaş yürütülüyordu.
Bölgedeki müttefiklerini kullanarak sınırları tutuyor, insan diye diye bebek mamasına bile ambargo uyguluyorlardı.
El Kaidecilerin kullanıldığı bu kirlilikte, Kürtlere ya teslimiyet ya da topyekün ölüm seçeneği sunuluyor; öbür yanda "insaniyet maskesi" altında kuzeydeki isyancılara dönüp, "elini ver, barış yapalım" deniliyordu.
Oysa birilerinin bunlara anlatması gerekiyor: "Önce insan kanı dökmekten elini çek" derler, adama.
Çünkü, kanda barış çiçeklenmiyor.
Şartlar da değişti. Barışın yolu artık Rojava’dan geçiyor. Sınır boylarındaki bütün varlığınla, Kürtleri yok etme seferine çık, sonra gel "barışalım" de...
Hadi canım sen de...
Barışın yolu Rojava’dan…
Bunların kültüründe barış kavramı, temelinde mutabakat olan "uzlaşma" yok. Bıktırıncaya kadar oyalama ile günü kurtarma (günümüzde seçim kazanma), sonra fırsat yakalayınca, karşıtının tepesine binme, gücü yettiği oranda buyurganlık taslama var.