Mesud Barzani’nin, AKP kongresindeki “mevcudiyeti”nin manzarası, “yazık” bir haldi. Haline bakıp, yukarıya doğru tükürsem bıyığa, aşağıya olsa sakala bulaşır kararsızlığıyla kalakalmış, sonra zapt edilemez şaşkınlığımı anlaşılmaz cümlelerle ifade etmiştim. Böylece susarak ve görmezlikten gelerek ayıba ortak olma suçluluğundan kurtarmıştım, kendimi.
Bazı dostlar, lafı gevelediğim için beni eleştiriyorlardı. Ama ne yapayım ki, her şeye rağmen kıyamadım. Elim gitmedi, gönlüm el vermedi, açık ve doğrudan eleştiriye…
Ne yapayım ki, daha dün elinizi uzatsanız dokunacak kadar yakın olan umut, aynı zamanda yasakların çelik teli, ölüm kokusuyla örülü sınırın ötesinde erişilmeyecek kadar uzaktı.
Parçalanmış Kürdistan’ın güney ucunda silah sesleri duyuluyordu. Zulme başkaldırının büyülü sesi, kutsal ruhuydu bu. Bu sedanın içinde Kürdün 1800’den miras başkaldırı ateşi yanıyor, özgürlüğün büyüsü fokurduyor, “ben bir ölmezim” diyen Kürdistan onurunun ocağı tütüyordu. 
Bu yüzden, oradaki savaş dört parça Kürdistan’ın, önünde saygıyla eğildiği kutsalıydı. Dört parçadan gözler oraya bakıyor, kulaklar ete, kemiğe bürünmüş umudun sesini, sevincini bekliyor, imkanını, yolunu bulan deirenenlerin yardımına koşuyordu. 
Kürtlerin bütün parçalarındaki düşmanları gibi buradakiler de gaddardı. Arap rejimi, katilleri öldürmeye, yakıp, yıkmaya özendirmek için Kürtlerin mal ve canlarını Kuran’daki ayetin deyimiyle “enfal” (vaaddedilmiş ganimet) ilan etmişti.
(Katliamdan kaçanlar, sınıra dayanınca TC tarafından barajlanarak kırımcılara sunulmuş, Birleşmiş Milletlerin para vermesi, yani geçişi satın alması üzerine, askeri barikatlar aralanmıştı. İki yüzlülüğe bakın ki, TC daha sonra herkesi balık hafızalı yerine koyup, “dar gününde Kürtlere yardım eli uzatan” hallere bürünmüş, AKP iktidarı, bu söylemle kanla kurtarılmış topraklarda söz ve karar sahibi olmuş, Erbakan’ın Saddam rejimiyle iç içeliği ve yardımları unutulmuştu.)
Amerika’nin zorlaması, adeta dayatmasıyla Kürdistan yönetimi kurulduğunda, dört parça sevinçten helaktı. Çünkü, onca can kaybı, çekilen acılar boşa gitmemiş, sonuçta Kürdistan kurtulmuştu.
Umut, artık gerçekti. Dört parça Kürdistan sevinçli, sevinçten delicesine coşkun ve şimdi başka türlü bir beklenti içindeydi…
Bu parça Kürdistan’ın arkasında Amerikan desteği vardı. Bu güç, sadece Kürtler için değil, asla güneş yüzü görmemiş, İslamo-Faşizmin esiri bölge için de, paha biçilmez bir fırsattı.
Bu imkanla, yüzü batıya dönük, çağın değer verileri, hukuk ve vicdan zemininde, geleceğe açılan demokratik bir vaha, özgürlüklerin çiçeklendiği bir kale olabilirdi, Kürdistan. Kimseye bağımlı, onun, bunun adamı olmayan…
 Ama olmadı. Arap kültürünün enkazı üzerinde, TC-Arap karışımı bir yaşama biçimi tercih ve inşa edildi. Sanki, “efendisiz dünya olamazmış” gibi, onca heba edilip, sönmüş ruhlar sızlatılırcasına Arabı bırakıp, onun ikiz kardeşi TC’ye ve onun en gerici, en güvenilmez kültürel alt yapısı olan Türk-İslam ırkçılığı AKP’ye biat edip, eteğine yapıştılar.
Kürdistan ulusal ruhuna kül serpme serbest oldu.
Ekonomisi, iç ve dış siyasetiyle AKP’ye bağlı, bağımlı, Özbekistan’ın bile kovduğu Türk tipi İslam olan Fethullahçılığı içeriye alan uzantısı oldular. Sanki paraları yokmuş gibi Türk-İslam ırkçısı Fethullah’a üniversite, orta okul ve liseler açtırdılar. Ticaretin en yağlı kuyruklarını onun ağzına verdiler.
Türk-Arap karışımı görgüsüzlüğün şatafatı, kimileri için yeni hayat tarzıydı. Kürdistan ulusal ruhuna kül serpiliyor Dünyanın en pahalı arabalarıyla tozlu yollarda gösteriye çıkanlar türedi. Muslukları altından, mermeri altın ışıltılı kaşaneler, köşkler inşa edildi.
Sadece köşkler, arabalar lüksüne akan parayla, bütün bölgeyi besleyecek tarımsal üretimin alt yapısı kurulabilirdi. Ama ne gezer, ihaleleri, ticareti, tüketimiyle ekonomisi AKP’ye bağlı, bağımlıydı. Kazançlar münemmen de, o rüşvet, yolsuzluk dumanları ne öyle? Asıl garibi, ülkesini bombalayana sarılıp öpen, yer yüzünün ilk ve son devlet başkanı oldu.
“Lüküs hayat”ın tükettiği su, yoksulun yediği nohut, mercimek, makarna, ekmek TC’dendi.
Mesud Barzani AKP’nin kongresinde, bir eyalet valisi gibi de değildi. Çünkü önünde, ardında Kürdistan’ın eyalet olduğuna dair bir işareti, renk de yok, ama küçümseme vardı.
 Erdoğan, “onu neden kongrene çağırdın?” diye kızan türdaşı, yoldaşı, fikirdaşı ve ülküdaşı MHP Başkanına, “neden kızıyorsun, misafir ev sahibinin kuzusudur” cevabını veriyor ve “ kuzu” oradayken ülkesini bombalama emri veriyor, ikinci bir emirle bombalamanın daimiliği için parlamentodan onay istiyordu.
Ama “kuzu” diye sarıldığı misafir itiraz etmiyor, “bari ben gittikten sonra bombalarını attırsaydın” demiyor, kişisel merakını gidermek için de olsa, “halkımdan kaç can aldın?” diye sormuyordu.
Türklerin bu seferde kaç tavuk, kaç koyun, keçi öldürdükleri de belli değildi. Asıl garibi resmen ilan edilmemiş, ama kabul görmüş Kürdistan devlet başkanı olan Barzani, ülkesini bombalayan adama sarılıp öpen, yer yüzünün ilk, galiba son devlet adamı oluyordu.
Yine bir gariplik, bunun gailesi Bağdat hükümetine düşüyordu. Irak hükümeti TC’nin Kürdistan’dan çekilmesini (Barzani’nin oradaki üslerden de rahatsızlığı yoktu) ve dağları bombalamaktan vazgeçmesini istiyordu.
Barzanilerin köşkleri yanındaki Türk askeri üsleri kime karşı bilemiyorum, fakat asıl garibi, ülkesini bombalayana sarılıp öpen yer yüzünün ilk devlet başkanıydı. Büyük bir ihtimalle de sonuncusu olacak…
Neyse ki, her ilk bir icattır.  Dileyelim daha beteri icatlar olmasın…