Kemalistlerler de yeminli Kürt düşmanı, ama her şeye rağmen onların “utanması" vardı. Bu kadar yalancı, dolandırıcı, düzenbaz ve gülünç değillerdi.
Kürt kini ile kendinden geçmiş hallerine bakın! Gülünç ki, Suriye’de, İslami Faşist çeteleri yerle bir eden PYD’den intikam alma hırsıyla, lideri Salih Muslim hakkında yakalama kararı çıkardılar.
Onlar ararken, Salih Muslim Britanya parlamentosunda konuşuyordu.
Kemalistler, hiç bir zaman bu derekede düşmediler, Kürtlerin deyimiyle gülünç, utanma duygusundan yoksun “soset" olmadılar.
En azından, dünya adabını biliyorlardı. Bu yüzden “ülkelerine iç işlerine el daldırıp oraları karıştırmanın ayıp ve uluslararası arenada suç" olduğunu biliyorlardı. Bu yüzden, Kürt düşmanlığına dair güdülerini emzirmek için, sınırları aşıp sağa, sola el uzanmıyor, ordularıyla cinayet işlemeye çıkmıyorlardı.
“Al satarım, bal satarım, ustam ölmüş din de satarımcı" AKP rejiminde, ne ayıp kaldı, ne suç, ne de günah…
Dünyanın neresinde Türkün gözüne batan, dümenine çöp, çomak sokan bir Kürt varsa, orası savaş alanıdır, artık. Reislerinin sözüyle Türk, her türlü fedakarlığa katlanıp anında, “tepelerine çökme hak ile dirayetine sahip"tir.
Komşu ülkenin Kürdü tepeleme gücü yoksa eğer, durumdan görev çıkaran Türk bir koşu gidip orada cinayet işleme hakkına sahiptir. Yani evrensel vicdanda suç olan, onun için haktır.
Kendi kendine tanzim ettiği hak ve yetkiyle, gece yarısı baskınına çıkıyor, Rojava’da, Güneyde Kandil Dağı eteklerinde, yatağında uyuyan bebekleri un-ufak havaya uçuruyor, ertesi gün de “insaniyet bende" gösterisine çıkıyordu. Dünyanın gözü içine baka baka kendini “adam" gösteriyor, Halep’te vurulan çocuğun yasına oturuyordu.
Öte yandan dünya, çıkar çarkıydı. Kazancı, geçimi peşinde koşanların eğilip büküldüğü, renkten renge girerek kişilik başkalaşımı geçirdiği bir dünya…
Ancak bölgede değil, dünyada “adamlıklarına" inanan, dostluklarına bel bağlayan kimse yoktu. Yanaştığı her komşu, kuşkuyla bakıyor, hareketlerini kontrolde tutuyordu.
Çünkü, her yanaştığının başına bela sarıyor, kuyusunu kazıyordu. Geçmişte dost ve kardeş diye girdiği Azerbeycan’da darbe yapmaya kalkışınca kapı dışarı edilmiş, aynı oyun Kırgızistan’da oynamaya kalkışınca dövüle dövüle ülkeden çıkarılmışlardı.
Irak ve Suriye’nin İslami Faşist çetelerin hücuma uğramasını fırsat bilmiş, yardım adı altında işgale girişmişlerdi. Onlar şimdi zorbayı ülkelerinden çıkarma çabasındalar.
Ama bölgede, her neden ve ne sebepleyse bilinmez, onlara ülke kapılarını sonuna kadar açan dostları da var. Don lastiğinden, içtikleri suya, ayrana, yedikleri domates yumurtaya kadar her şeyi onlardan satın alan, paralarını onların bankalarında istifleyen, ülkenin nerdeyse her tepesini “tank, top üssü" olarak tahsis edenler…
Bu ülke Barzani ailesinin denetim ve yönetimindeki Güney Kürdistan’dır.
Kürdistan’ın verimli toprakları bomboş yatıyor, suları boşa akıyor, onlar sahipleri öylece bakıyor, ama dostluklar kavileşiyor.
Oysa, sadece sebze, meyve, yumurta, yoğurt için bir yılda Erdoğan rejimine kazandırılan parayla ülkenin, bu alandaki tekmil alt yapısı oluşturulabilinirdi.
Ama, başkasına para kazandırmak galiba da "welat parezce“ ve hesaba uygundur.
Çünkü, Erdoğan’la dostluk bağları öylesine güçlü, abi-kardeş bağlılığı öylesine “derin" ki Kürt düşmanlığında bile ortaklaşıyorlar…
Barzani’nin “Kürt kardeşleri" için, söyledikleri, o derin bağların ilmiği yüzünden dikiş tutmuyor, boşlukta kalıyor. Barzani sıkça, “düşmanlık asla" anlamında “Kürtler arasında kardeş kavgası artık yok“ diyor, ama öte yandan, Erdoğan’ın bombaladığı Rojava’ya da, düşmanca bir tutumla ambargo uyguluyor.
Oysa, “o kardeşler" savaş yaralısıdır. Bir tas suya bile muhtaçken, ambargo uygulamak neyin nesi!..
İslami Faşist çeteler Şengal’e saldırıp kadınları talan ederken, bırakıp kaçanların bugün Erdoğan’ın kuyruğuna takılıp düşmanca tutum takınmasına ne demeli…
Bu satırları yazarken küçük Barzani, yüzünde başı okşanmış öksüz sevinciyle bakıyordu, Erdoğan’a.
Ne görüştüleri henüz bilinmiyor. Ancak Erdoğan’ın yer yüzündeki bütün Kürtleri düşman bildiği gerçekti. Bu nedenle, Kandil ve Rojava’nın bombalandığı, Şengal’in tehdit edildiği bir zamanda, Erdoğan gündeminin Kürtlerin hayrına olmayacağı da asıl gerçekti.