Kürdistan’ı sömürge kanunlarıyla yüz yılı aşkın bir süredir yönetmeye çalışan ulus devletler son süreçte Güney Kürdistan’da yaşanan gelişme ve sorunları kendilerine altın tepside sunulmuş bir fırsat olarak görüp epey keyifleniyor.
Politik öngörüsüzlük, yanlış ittifak ve zamansız adımların bir sonucu olarak Güney Kürdistan yönetiminin yarattığı bu toplumsal sorunlar hiç şüphe yok ki geçmişi derinlerde yatan bir zincirin son halkası. Bu hatalar öyle “ihanete uğradık” diyerek geçiştirilemez. Böyle sorunlu bir izahın, ucu açık suçlamanın Kürtler arası bir iç çatışma doğurma ihtimali göz ardı edilemez.
Nihayetinde PDK ve YNK yönetiminin sorunlu politik tutumları geçmişte de böylesi sonuçlara yol açmışlardır. Kürtler arasında iktidar ve politik üstünlük adına yürütülen tüm kavgalarda olan toplumsal ilişkilere olmaktadır. Ve ulusal birliğe en yakın olunan dönemde en son ihtiyacımız olan şey Kürtler arasındaki böyle bir incinmedir.
Ne zaman ki bir parti Kürt halkı içindeki toplumsal, politik, ahlaki ilişkilerin korunması ve geliştirilmesi yerine komşu devletler ya da uluslararası devletlerle stratejik ilişkilere öncelik verdiğinde kardeşlik bağları zedelenmiştir.
Ne yazık ki Güney Kürdistan yönetiminin tercihi tarih boyunca tam da bu olmuştur.
92 Ekiminde PDK ve YNK’nin birleşerek PKK’ye yönelik düzenlediği saldırılar ardından yaşananlar bunun bir örneğidir. Sırf Türk devletiyle ilişkiler bozulmasın, sınırlar kapatılmasın ve böylece yeni elde edilen iktidarın en önemli ekonomik gelir kaynağı zarar görmesin gerekçesiyle PKK’ye karşı ilan edilen savaş en büyük parçalanmalardan birisini yaratmıştı.
Çok değil, bir sene öncesinde Saddam zulmünden kaçarak Kuzey Kürdistan’a kaçan güney halkına kapılarını açan ve çoğunluğu PKK sempatizanı olan halk, bu savaş ilanı ardından ciddi bir kırılma yaşamıştı.
Daha o zamandan Güney siyasetinin kendi sınırlı, aldatmalarla dolu “özgürlük” hayali peşinde koştuğu anlaşılmıştı. Dış destek ve iyi niyete bağımlı, vereceği tavizler karşılığında ayakta kalabilecek bir iktidar. Öyle bir özgürlük ki verilen desteği yitirmesi durumunda her şeyin birkaç dakika içinde kaybolacağı korkusuyla zaten anlamsızlaşmıştı. Bu korku ne yazık ki kardeşine güvensizlik doğurduğu gibi, dış güçlere körü körüne bağımlılığı getirmişti.
Zaten 92 Mayıs seçimlerinde PDK-YNK arasında yüzde elli yüzde elli bölünen yönetim erkiyle ciddi bir kutuplaşma yaratan Güney siyaseti 94’ün 1 Mayısında “Birakujî” savaşına başlamıştı. Sırf bu savaşı tetikleyen olay bile hakim siyasetin önceliklerinin ne denli yanlış olduğunu gözler önüne seriyordu. ‘Mülkiyet hakları’ nedeniyle yaşanan tartışmada PDK’li Ali Heso Mirxan’ın YNK’nin Qeladize sorumlusu Mam Cotyar’ı öldürmesiyle iç çelişkiler yeni bir boyut almıştı.
Neden “para” olsa da haklı gerekçeler ihtiyaç duyuluyordu. PDK, savaşı YNK’yle 1964’lere uzanan çatışmalar ve Barzani isminin ortadan kaldırılması çabasıyla, YNK ise PDK’yi kendi çıkarları için ulusal çıkarları yok etmek ve dış güçlere satmakla açıklamaya çalışıyordu.
Ne kadar da tanıdık gerekçeler değil mi?
O dönemde de Kürtler arasında yaşanan bu çatışmalar tahmin edilebileceği üzere en çok anti Kürt koalisyonu, yani sömürgeci devletleri sevindirmişti. Bu zaaftan faydalanan TC, uzun yıllara yayılacak olan sınır ötesi operasyonlarla bir yandan PKK’ye darbe vurmaya çalışırken diğer yandan Güneyi yavaşça işgal etmeye başlamıştı.
Bu bağımlı Güney siyasetinin günümüze kadar nasıl ilerlediği, Rojava devrimine ve kuzeyde yürütülen varlık mücadelesine karşı Kürtlerin yeminli düşmanı TC ile girdiği kirli ilişkilerin ne olduğu herkesçe biliniyor. Tıpkı geçmişte olduğu gibi bugün de tüm diğer Kürdistan parçalarındaki halkta yaratılan hayal kırıklıkları bu anlamıyla hiç de yabana atılacak cinste değil. Ama bu hayal kırıklıklarına rağmen tüm Kürdistan, güneyin PDK ve YNK’nin tapulu malı olmadığını, ulusal çizgide bir yönetim erkinin olmazsa olmaz olduğunu iyi biliyor.
Özcesi, başkalarını ihanetle suçlamak yerine yaşanan sorunları toplumu temellerinden yıkan, çözen sermaye ve iktidar tekelleriyle girilen kirli ilişkilerde aramak daha gerçekçi olacaktır.
Abdullah Öcalan’ın söylediği gibi; „Tarihte yer alacak kadar zihniyet gücü geliştirememiş ve yapısal formunu sağlayamamış tüm görüş ve eylemlilikler sorumluluğu kendilerinde aramak durumundadır.”