Irak Kürdistan Bölge yönetiminin Başkanı Mesud Barzani için değil, ama ulusal bağımsızlığın evrensel ölçüsüyle, Kürdistan’da manzara “şık" değildir. Barzanilerin sağlam sanılan karizması ise yara bere içindedir.

Çünkü tuhaftır, yüz binlerin kanı ve ülkenin yangınıyla “kurtuldu" denilen ülke, bir kere daha, Kürtlerin diyarı değildi. Yalın bir anlatımla Araplar gitmiş, Türklerin ekonomik ve askeri işgali gelip oturmuştu. Kanını akıtan, canını veren halk, yine uzaktan bakan seyiriciydi. Şehirler, Türk firmalarının tabela ormanıydı. Ülkenin kan damarı petrol akışı, onlardaydı.

Her tepede, bir tane Türk askeri üssü kuruluydu. Türk işgali için, Şengal tepelerine yenisinin kurulacağı söyleniyordu.

Ülkelerin karşılıklı iletişimde bulunması, alış-veriş etmesi elbette normaldir. Ama anormal olan, Erdoğan istiyor diye Rojava sınırını hendeklemek, Türklerin düşman listesinde olan Kürtlere düşmanlıktır.

Nitekim, Cumhurbaşkanı sözcüsü İbrahim Kalın, Kürtlerle mücadelede (o PKK ve PYD diyordu) Barzani ile aynı noktada olduğunu açıklıyordu. Barzani ise bir demecinde Rojava kazanımlarını boğmak için, Türklerin yetiştirdiği Peşmergeleri içeriye salacaklarını söylüyordu.

Böyledir, dün Saddam’ı öpmeye koşan, sonra Erdoğan’a temennah çakan “karizmatik Kürt lider"in seremcamı…

Oysa, bir zamanlar o da, elde silah dövüşen bir ulusal kurtuluş savaşçısı rolündeydi. Bugün, Kuzey Kürtlerinin başına gelenlerin aynısını onlar yaşıyor, köyleri, kasabalar yok ediliyor, yaşına, cinsiyetine bakılmadan insan kırılıyordu.

Ve soykırıma uğramış mazlumların temsilcisi olarak, mütevazıydı. Hayatında lüks sıfır, binecek katırı bile yoktu.

Yaya yapıldak dağdan dağa koşan, ölüm ve öldürüm emirleri veren Peşmerge (gerilla) lideriydi. Onun emriyle, pek çok insan öldü, ölüme koşuyordu. 

Sadece 1988 senesinde, “Enfal" (vaddedilmiş ganimet) adı  verilen genel taarruzda, resmi rakamlara göre 280 bin, başka bir hesaba göre de 350 bin sivil Kürt katledildi.

Sonra Amerika bölgeye geldi. Kürtler, koruma altına alındı. Ama bu kez, onlar birbirine girip, kim baş olacak savaşına giriştiler. Neyse ki, Amerika bu olaya da el koyarak sükûneti sağladı.

Barzan aşireti değil, ama Barzani ailesi, bu kan ve yangın yıllarında en az zaiyata uğrayandı. İsimsiz ölülerin arta kalanları uzak, ülkenin sahibi oydu.

Ama daha ilk anlarda görgüsüzlükler ortaya dökülmeye başladı. Taş duvarlı, toprak zeminli, mütevazi Kürt evlerinden şatovari Saraylara, Köşklere taşındılar. O güne kadar, bir ata bile sahip olamamış, Mesud Barzani’nin oğlu, bir anda dünyanın en pahalı arabası (Ferrari) ile sonradan görme sosyetesinde boy gösterdi.

Yeğen ve damat Neçirvan Barzani, artistik edalı Başbakandı. Şıpıdak dünya zenginiydi. Bir zamanlar, tırnak çakısı bile bulamayan bu genç adam, yeni hayatında el ve ayak tırnaklarının estetiği için İstanbul’a gidiyor, Türksüz Türk sosyetesinin güzellik salonlarında bakıma giriyor, bu arada huzur içinde alış-veriş yapması adına, mağaza kapıları müşteriye kapatılıyordu.

O sırada, aylardır maaş alamayan öğretmenler, sokakları “açız" haykırışlarıyla dolduruyorlardı.

Bu bir tuhaf hallerin aile büyüğü ise “mütevazi ve de fedakar lider" rolü oynuyor, kimileri de, kulağımıza “o iyi çevresi çirkin" diye fısıldıyordu.

Oysa değildi. Herkes, göbeği ve ruh damarıyla Ankara’ya bağlı ve bağımlı olarak kendi rolünü oynuyordu. Ulusal giysiler içinde, ortalıkta dolanmak kimseyi ülkesi ve halkın adanmış ulusal ruhun prototipi yapmıyordu. Rol, gerçeğin aynası değildi, olamazdı. 

Kuzey Kürtlerinin sesine ses olmak, yaralarına ilaç sürmek için Kürt olmaya gerek de yoktu. Olanlara göz kapatmamak, kulak tıkamamak da yardımdı.

Oysa Diyarbakır, Silvan, Varto, Dargeçit, Lice biraz uzakça ama, Cizre, Şırnak, Nusaybin’i yıkan tanklar, topların gümbürtüsü, “Kürt lider"in Sarayını sarsıyor, boğazlanan, diri diri yakılan, kurşuna dizilen insanların feryadı, açık pencereden kulaklarına doluyordu.

Kürt halkı öldürülüyordu. Katırla tanışmadan Ferrariye binen, taş duvarlı evden Sarayalara taşınanlar sağır, taş kadar sessiz, talana, yıkıma uğrayan insanlara, bir ekmek göndermeyecek kadar cimriydiler.

Çünkü cimrilik, Erdoğan’ın takdiriydi. Teslimiyetin ruh haliydi.

En vahimi, çetelerin bile kullandığı Türk devleti tarafından, düşmanlarının düşmanı olarak ileri sürülüyor, kullanılmak isteniyordu.

Her yanı oynak Ortadoğu’da, her gün dengeler değişiyordu. Dün savaştığı İran ve Irak bugün dosttu. Irak, bu ittifaktan yararlanarak alttan alta değil, doğrudan doğruya altını oyan Türklerle ilişkisini kesiyordu. İran, bu arada Türklerin Suriye içlerine yayılmasını önlerken, ikinci bir atakla, Irak’ın Kerkük bölgesi petrolü naklini Türklerden (Yumurtalık’tan) alıp Hürmüz Boğazına akıtacak boru hattı için, anlaşma imzalıyordu.

Bütün bunlar, Ortadoğu’da dengeleri değiştiriyordu. Ankara, kendi aklınca Barzani ailesini kullanıp, Kandil ve Şengal işgali atağını hatırlıyor, öncü güç rolü verilen Barzani’ye de Rojava’da pay ayrılıyordu.

Oysa unutulan bir şey vardı: Kandil de, Şengal de Irak toprağıdır. İran, Suriye, Irak ve Rusya ise bölgenin dörtlü ittifakıdır. Rojava da, Kandil ve Şengal de orta malı değildir.

Erdoğan dikta Anayasasını geçirmek için, yandaşı Türk halkına sunacağı kanlı armağan, yalnız kendi başına değil, Barzanigillerin karizmasına da dolanabilir…