Kürt sorununda atılması gereken adımlara dair yapılan değerlendirmelerin hiçbir bağlayıcılığı olmadığını, Türkiye gerçeğini bilen herkesin kabul etmesi gerekir. Başbakan Erdoğan’ın bizzat ikna olmadığı hiçbir taahhüt ve planlamanın kimseyi ve hiçbir kurumu sorumluluk altına sokmayacağını ayrıca ayrıntıları ile ifade etmeye gerek yok sanıyorum.

Silahların bırakılmasının mümkün olacağına kendisini inandıranlar, bunun için Türkiye’nin atması gereken adımlar konusunda kendisi ile ne kadar açık konuşma cesareti gösterebiliyorlar, bilmiyoruz.
Silahların sınır dışına çıkarılması için bile dile getirilen talepler karşısında, Başbakanın neyi göze aldığını hiç kimsenin sorgulama hatta bilme imkanı yok. Başbakan en kötü ihtimalle silahların susmasını önemseyen bir yerde duruyor. Bu elbette önemsenmeye değer bir kazanımdır. Bir kişinin ölmesini engellemek bile anlamlıdır. Ancak Kürt sorununun sadece hümanist yaklaşım ve romantik beklentilerle ele alınamayacak boyutları olduğunu da göz ardı etmemeliyiz. Önümüzdeki dönem Ortadoğu dizaynında taşlar yerine oturduğunda başka sorunları ve yeni tehlikeleri konuşuyor olabiliriz.
NATO’nun artık evin içinde hatta aileden biri olarak bölge politikalarına müdahil olmasının yansımaları, sadece Filistin konusunda değil, Kürt sorununda da yeni değerlendirmeleri zorunlu kılacak. Gerçekten bu güne kadarkinden çok daha sancılı geçeceği görünen bir dönemde, çözüme yönelik girişimlere karşıt gibi algılanacak bir yerde pozisyon almak elbette doğru değildir. Bu mecbur bırakmanın, istismara dönüşme riski hem anayasa referandum sürecinde hem seçim dönemlerinde kendini hissettirecektir.
Kimin ne kadar ve nasıl bir barışa istekli olduğu konusunda kamuoyu algısının yönetilmesi noktasında eli en güçlü isim şimdilik Erdoğan’dır. Başbakan’ın milliyetçilik konusunda sarf ettiği sözler bile ne kadar yüksek hatta aşırı bir özgüven duygusu içinde olduğunu göstermeye yeter sanıyorum.  Bir ay içinde silah bırakılacağına dair yazılar yazanlar, bu sürede ikinci BDP heyetinin ziyaretinin bile gerçekleşememiş olmasından dolayı sadece bir tarafı suçlamaya devam etmeleri yarınlara dair her şeyi gözler önüne seriyor. Barış sürecinin inşası için özgüven zorunludur. Ancak bu işin tek başına başarılamayacağını kabul edebilecek bir tevazu da bir o kadar zorunludur. Hem tek başına planlayıp hem iş zora girince başkasını suçlayarak işin içinden sıyrılma yeteneği bize özgü bir gerçeklik olarak hayatımızı şekillendirmektedir. Paris suikastını İran’a yıkıp, Sinop ve Samsun olaylarında CHP’yi adres gösterdiğinizde zaten sorunun bir tarafı olmaktan çıkıyorsunuz.  Ne diyelim herkese, hepimize hayırlı yolculuklar.