Taybet ana ve kızının anısına…

Kış olur, üşür bedenlerimiz, hücrelerimizi ısıtan sevgimiz bizi sarmalar. Günlerce aç kalır, uykusuz gecelerde çocuklarının üzerine battaniye örter. Hepsini tek tek sığdırır bağrına, çünkü o bir annedir. 

Çocuklarının ona verdiği anlam ise ne acı ki cenazesi hayvanlar tarafından parçalanmasın diye başında beklemek olmuştur. Bin bir zorlukla büyüttüğü çocuklarına sığınmıştır her acısında Taybet ana. Gözlerindeki yaşlarını da çocukları silmiştir. Her defasında böyle bir bağ kurmuş çocuklarıyla anamız. Savaşın hiçbir kuralına bile uymayan zorba bir sistemin, insanlığın gözleri önünde katliamlar yaşanırken, insanlar yakılıp enkazlar altında bırakıldığı fakat körlerin bunu görmezden gelerek yaşamlarına devam ettikleri bir dönemdir bahsettiğimiz. Böyle bir devranda sokak ortasında başından vurulmuştu Taybet ana. Ölüm sevicilerin kol gezdiği bir zamanda sokağa, betona dökülmüştü kanı. Kafasındaki narin kefiyeden tanımıştım onu, günlerce yerde kalırken. Kızının yüreğinden, onu anlatmak için muhteşem kelimelerin peşine düştüğü dilinden dinlemiştim Taybet anayı. 

Yolumuz Cizre’den Silopi’ye düştüğünde ilk aklımıza gelen ona uğramak olmuştu. Kapıyı çaldığımızda bizi hemen içeriye alıp o sıcacık kollarının arasında ısıtmıştı. Kızından hiç ayrı tutmamıştı beni, aynı sıcaklığı bin defa hissettim onda. Bir daha da onu göremedim, ta ki bedenini beton üzerinde uzanmış halde görünceye dek. Bin bir acılar çeken annemizdi yerde yatan onu sahiplenen çocukları başında bekledi günlerce. 

Kızı Hezne İnan, onu tanıdığım ismiyle Sozdar ise Cizre’de vahşetin en orta yerinde direnerek ulaşmıştı şehadete. Kendini dayatarak vahşete dur demek için gittiği Cizre’yi o kadar çok seviyordu ki, ruhu, bilinci, kalbi ordaydı. Annesinin başında beklemek isterdi eminim. O kelimelere sığdıramadığı annesinin intikam yeminini içti Cizre’de. Kahramanlıklara tanıklık etmekle kalmayıp kendisini de kahramanlaştırdı. Mehmet Tunç’la aynı tastan su içti. Rohat’ın yürüdüğü sokaklardan geçti, Arjîn’in gülüşlerinin yansıdığı ışıklara daldı her gün Botan’ın kalbinde. Çok çalışıp kazanmaya inananlardandı. Emekle büyüyen insanların saygın olduğuna inanıp öyle yürüyenlerdendi. Annesi gibi asi ve cesurdu. O Botan’ın kalbinden çıkmış bir Kürt kızı. Adı gibi sözüne bağlı kalmayı bilenlerdendi. Annesini de diğer annelerin çektiği acılarla bir tutup direndi ve son vermek istedi acılarımıza Sozdar. Cesaretiyle merhem sürdü yaralarımıza…

Son görüştüğümüzde sırılsıklam ayrılmıştık nisan yağmurları altında. O esmer yüzünden inen yağmur damlalarından öperim seni… Senin kadar cesur olup yazmak isterdim, en mükemmelce kelimelerle ama üzgünüm cesaretin karşısında cüceleşiyor bedenim. Yüreğimde sana biriktirdiğim hasreti döker mi kalem, ucu kırılır parmaklarımın titreyişinden. O dümdüz saçlarının kokusunu gönderdi baharlar bize, alıp içimize çektik her nefeste. 

O, direnerek başarıya ulaşmaya inanlardandı. Ne demişti o altın gülüşlü yiğit Mehmet Yavuzel? “Burada insanlar birbirlerine verdikleri güç ve destekle direniyor!” Yani yine sarmışlardı yaralarını. Beyaz bayraklarla dışarı çıkmayı kabul etmeyip, yaralı halde sömürgeci güçlere teslim olmamanın adı oldular.

Anne, hepimizin annesi Taybet ananın başında bekleyen olaydım. Alsaydım kollarımın arasına onu tıpkı, bizi bağrına bastığı gibi bassaydım yüreğimin orta yerine. Seni kokladığı gibi koklasaydım. Sensiz zamanlarda okuyacağım bir şiir yazdım sınırsızlığına sığınarak… Yazarken hep seni düşledim, öyle sıralandı kelimeler.


Hemen her yerde gölgen var

Kuşların ötüşünde, suyun akışında sesin var

Toprakta, ağaçların yapraklarını savuran rüzgârlarda kokun var

Gökyüzünün uçsuz-bucaksız maviliğine ve dolunayın üstüne 

asılı yüzün var

Nereye dönsem senin gerçeğin var.


Hep yaşayacak olan bir ruhun öğrenciliğini biz, öğretmenliğini siz yaptınız. Bu yaşam böyle yaşanmaz, böyle yaşanır dediniz. Bizlere intikam yemini oldunuz. Ankara’nın göbeğinde patladınız Zinar’la. Onun yolundan gidenler de İstanbul’da, Kayseri’de ant oldular, şeref oldular. Nisan yağmurlarından öperim gülüşlerini…