
Can Şenliği Oyuncuları, 1991 yılının Newroz’unda oynadıkları ve Zekiye Alkan’ın anlatıldığı “Newroz” isimli oyunla sanat serüvenine başladı. 1995’e kadar sokak tiyatrosu yapan ve sanatını halkın mücadelesiyle birleştiren oyunlarla, 1995’ten itibarense hem salonlarda hem sokaklarda sürdürdüler. “İsyan Provaları”, “Antigone”, “Hürt” gibi oyunlar ile Anadolu’nun köyleri ve kentleriyle Kürdistan’ı gezen tiyatrocular, muhalif kimliklerinden dolayı, 1993 yılından itibaren mahkemelerle muhatap edildiler. 1997’den itibarense önce Müjdat Alpak, ardından Tülay Yongacı ile Cüneyt Sezer’in yurtdışına çıkmasının ardından sürgün yılları başladı. Sanatçılar, sürgünde de çalışmalarına ara vermeksizin devam etti. Avrupa’daki eylem ve etkinliklerde sahne alan sanatçılar, 2004 yılından itibaren ise Güneş Tiyatrosu adıyla, kendilerine ait bir mekanda devam ettiler üretimlerine.
Güneş Tiyatrosu kurucuları Tülay Yongacı ve Müjdat Alpak, nasıl bir sanat yaklaşımına sahip olduklarını ve çalışmalarını, gazetemize anlattı.
‘Her yerde yaşayan tiyatro’
Kendilerini “alternatif tiyatro” olarak adlandırdıklarını belirten Yongacı, sanatsal rotalarını şu sözlerle özetliyor: “İki şiarımız vardı yola çıkarken: Yaşayan tiyatro ve her yerde tiyatro. Köylerden şehirlere, meydanlara kadar birçok farklı alanda oyunlarımızı sergiledik. Kendi yazdığımız oyunlarda, gittiğimiz yerlerdeki motifleri veya tiyatral gelenekleri de kullandık. Diyelim ki Seydişehir’de ya da Zonguldak madenlerinde bir problem var ya da Newroz’daki Zekiye Alkan hikayesi gibi bir hikaye var. Bunlarla ilgili araştırmalar yapıp derdi saptayarak, oyunlarımızı kendi doğaçlamalarımızla üretmeye çalıştık. Diyelim ki bir köye gittik, onlara da, ‘Sizde ne var’ diye soruyorduk. Ya da gecekondulara gittiğimizde, ora insanını da oyunumuza katmaya çalıştık.”
Toplum için değil, toplumla sanat
Alpak ise, ‘kendilerini toplumcu olarak tanımlayıp tanımlamadıklarına’ ilişkin sorumuza, şöyle yanıt veriyor: “Toplum için tiyatro yapıyoruz değil; toplumla füzyona girmiş bir tiyatro yapıyoruz. Toplumla birlikte bir tiyatro yapma ihtiyacı görüyoruz. Çünkü tiyatro, özellikle doksanlı yıllarda sadece salonlarda icra ediliyordu ve belli bir kesim gidiyordu. Biz, Anadolu insanıyla birlikte tiyatroyu icra etme gereği hissettik. İşçi sınıfıyla ve köylülerle... Tiyatroyu salonlardan çıkarıp halkın canlı yaşamıyla birlikte yoğurarak geliştirmeye çalıştık. Yani toplumcu derken biz yüce gönüllü entelektüeller olarak onlara hayatın nasıl gerçekleşmesi gerektiğini söyleyen aydınlar değiliz. Onlardan öğrenen, onlarla birlikte de yeni yollar biçimler, yöntemler arayan insanlarız. Halkla birlikte hem estetik yollar hem siyasi yollar arayan, hatta geliştiren bir sürecin içinde olduk. Politik bir boyutu da, estetik bir boyutu da var bu arayışın.”
Kemalist aydınlanmacılık ve tiyatro
Alpak, tiyatronun toplumdan koparılması sürecine ilişkinse şu önemli değerlendirmelerde bulundu: “Türkiye’de tiyatro, Kemalist bakış açısında önemli bir yer tutuyor. Dünyanın en büyük devlet tiyatrolarından biri Türkiye’de. Devlet, kendi ideolojik anlayışını, kendi ideolojik aygıtı olan tiyatrosuyla yaygınlaştırmaya çalıştı. Her yerde devlet tiyatrosu var; ancak hiçbir yerde halkın kendi inisiyatifiyle geliştirebileceği metotlar yok. Ankara’da mesela, bizim gibi konservatuvarda yetişen çocukları alıyor, onları da o ‘aydınlanmacılıkla’ eğitiyorlar. ‘Tiyatro bir derstir, halkı eğitme aracıdır’ diyorlar. Böyle tiyatro, katedralleşmiş hale geliyor. Halk orada kendini bulamıyor. Mimari olarak da adap erkan olarak da bulamıyor. Bunun çok geniş, Osmanlı‘dan itibaren de bir tarihi var. Ahmet Vefik Paşa, Bursa’da tiyatro kurduğunda görevlileri vardı; konuşanları, çekirdek yiyenleri sopayla dövüyorlardı. Kemalizm’in babası olan da bu anlayış. Koskoca listeleri var, ‘Şu yapılmaz, bu olmaz’ diye giden. Tiyatroyu yaratan halklar ise seyirlik eylemlerden aydınlanmacılık ve modernizm anlayışları tarafından koparılmış durumda.”
Önce sokak tiyatrosu
Kendi tiyatrolarının elitist yaklaşımı aşmaya çalıştığını ve “insanla birlikte yaşayan, devinen, dönüşen” bir tarz tutturmaya çalıştığını belirten Yongacı ise, Almanya’ya gelmeleri sonrasındaki üretimlerini şöyle anlatıyor: “Önce sokak tiyatrosu yaparak gerçekleşmeye çalıştık. Gittiğimiz her ülkede, salonlarda gösteri yapmamızın ertesi günü, mutlaka bir de o kentin meydanında oynadık. Bir dönem mesela, Umut’u oynadık; Troyalı Kadınlar’ı, Newroz’u, Tarih’i oynadık. Fakat sokak tiyatrosunun bir de kendine has dili var. Görsel malzemeye, müziğe, kumaşlara, akrobasiye dayanan. Konuşulan dilleri aşmaya aday bir tiyatro. Bunu da yapmaya çalıştık.”
‘Uyarı niteliğinde oyunlar yaptık’
Frankfurt ve çevresinde derneklerde çocuklar, gençler ve yetişkinler için tiyatro dersleri verdiklerini aktaran Yongacı, sözlerini şöyle sürdürdü: “2005’te buradaki ilk oyunlarımızdan biri üç dilliydi: Krieger/Savaşçılar. Birinci Körfez Savaşı zamanıydı. Alman askerlerinin cenazeleri henüz gelmiyordu ve insanlar savaşın farkında değildi. Biz ise İzmirliyiz; Türkiye ve Kürdistan’da yaşananlardan dolayıysa savaşın ne demek olduğunu anlayabiliyoruz. Bunu Almanlara da anlatmaya çalıştık. Bugün yaşadığınız günlük problemler, algılar, bakışlar, fark etmeseniz de değişecek, dedik. Bu savaş, Türkiye halklarında nasıl bir ruhsal kirlenmeye yol açtıysa, burada da aynı şeyi yaşatacak. Uyarı niteliğinde oyunlar yapmaya çalıştık.”
‘Legoyu parçalamak istedik’
Şimdi bulundukları mekanda yaptıkları 7 oyunun genel olarak göçü sorguladığını belirten Alpak ise, 2007’den sonra çok disiplinli bir hale geldiklerini aktararak, şöyle devam etti: “Almanya, kibrit kutularından oluşuyor, lego gibi ülke! Kafaları da öyle yapıyor. Bir paketiniz varsa, bir şeysiniz. Diyelim ki bir domatessiniz, ama renginiz yeşile çalıyor, şekliniz biraz bozuk; o halde bir domates değilsiniz! Bunu parçalamak gerekiyordu. Sadece tiyatroyla kalmamak istedik. İnterdisiplinerliğe geçtik. Festivaller yapmaya başladık. Farklı sanatlara, kültürlere, kimliklere ev sahipliği yapmaya başladık. Kendini başka bir yerde ifade etme fırsatı bulamayan sanatçılara, Güney Tiyatrosu’nun kapılarını açtık.”
Atölyeler ve etkinlikler sürüyor
Güneş Tiyatrosu’nun adında yalnız “tiyatro” geçiyor ama bir merkez olarak pek çok sanat disiplininde çalışıyor. Merkezde tiyatronun yanı sıra, dans, bağlama, gitar, piyano, resim ve video gibi pek çok alanda atölyeler, eğitimler düzenleniyor. Gelen taleplere göre yeni sınıflar açılabiliyor.
Merkezin dışa açık gösterileri ise sezonlar dahilinde yapılıyor. Nisan ayında başlayan son sezon ise önümüzdeki ay bitiyor. Son sezonun en önemli etkinliği ise, 27 Haziran saat 20:00’da yapılıyor. “Güneşli Şarkılar Açık Hava Konseri”nde, merkezin kurucusu Tülay Yongacı‘yla birlikte Alman, Yunan, Kürt ve Afrikalı müzisyenlerin müzik ziyafeti olacak.
Güneş Tiyatrosu’nun devam eden atölye, kurs ve etkinliklerine katılmak isteyenler, “Rebstöcker Strasse 49 d; 60326; Frankfurt” adresinden veya “gunestheater@web.de” mail adresinden bilgi alabilir.
OSMAN OÐUZ