
Ülkemiz üzerinde savaş tamtamları çalmaya devam ediyor. Ordu Suriye sınırına mevzi kazıyor, tank yerleştiriyor. Komutanlar ve hükümet üyeleri sık sık sınırı ziyaret ediyor. Zaman zaman Suriye topraklarına tank ve top atışları yapılıyor.
Rusya’dan Suriye’ye giden yolcu uçağı, savaş uçaklarının zoruyla Ankara’ya indiriliyor. Suriye ile karşılıklı hava sahaları kapatılıyor, yollar değiştiriliyor. Suriye ile gerginlik bir anda Rusya ile de gerginlik haline geliyor. Rus Devlet Başkanı Putin Ankara ziyaretini iptal ediyor. İran’dan sonra ortaya çıkan Rusya gerginliği toplumu iyice tedirgin ediyor.
Dahası da var. İlki 17 Ekim 2007’de çıkartılan PKK’ye yönelik sınır ötesi operasyon tezkeresi altıncı kez bir yıllığına daha uzatılıyor. Suriye tezkeresi ardından hükümetin Irak tezkeresini de yenilemesi, AKP’nin bölgesel savaş konumuna girdiği biçiminde değerlendiriliyor.
Askeri alanda yaşanan bu tür günlük değişiklikler, benzer bir biçimde siyasi alanda da yaşanıyor. AKP, nasıl planlandığı henüz tam bilinmeyen bir yöntemle Mehmet Öcalan’ı İmralı’ya göndererek dördüncü kongresini yapabildi. Şimdi ise MHP oylarına dayanarak yerel seçimleri öne alıp Tayyip Erdoğan’a başkanlık yolunu açmaya çalışıyor. Bir yandan PKK’ye, diğer yandan MHP’ye dayanarak yürümek zorunda kalıyor.
Fakat AKP’nin seçim planı tam tutmamış görünüyor. Anayasa değişikliği için gereken oy çoğunluğu TBMM’den çıkmadı. AKP-MHP anlaşması hedeflenen sonucu vermedi. Yerel seçimi öne alabilmek için şimdi referandum yapmak gerekiyor. Bir seçim yapabilmek için ikinci bir seçim: AKP bunu topluma nasıl anlatacak?
Günübirlik politika izleme, keskin politik zikzaklar çizme bunlarla da sınırlı değil.
Daha iki hafta önce dördüncü kongreye hazırlanırken AKP yönetimi farklı bir tablo çiziyor, herkesi umutlandıran bir hava yaratıyordu. Bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan İmralı’da görüşme olduğu müjdesini veriyordu. Eski İmralı ve Oslo görüşmelerinden söz ediyordu. Gerekirse bunları yeniden yapabileceklerini belirtiyordu.
Hem Başbakan hem de diğer AKP yöneticileri öyle bir hava yaratıyorlardı ki, AKP Kürt sorununu çözdü çözecek! Ülkeye barış geldi gelecek! Gerçi bu konuda AKP’ye güvenilmezdi. Kırk kez söz verir, ama yerine getirmezdi. Fakat bu kez sanki gerçekçi ve çözümleyici yaklaşacakmış havası veriyordu. Birçok çevrede yeni bir umut ve beklenti ortaya çıkarttı.
Ancak hava yumuşayıp da bu yumuşak havaya dayanarak dördüncü büyük kongreyi başarıyla yaptıktan sonra Başbakan Tayyip Erdoğan’ın tutumu hemen değişti. Herkes acaba AKP Kürt sorununun çözümünde hangi adımları atacak diye bekler ve bunları tartışırken, Tayyip Erdoğan İmralı sisteminin olduğu gibi devam edeceğini ve “Anadilde eğitim olamayacağını” söyleyiverdi.
Dağ yine fare doğurmuştu. İşi bitince Başbakan yine çark edivermişti. Toplum bu denli politik zikzak çizmenin nasıl mümkün olabileceğini anlamaya çalışırken, bu kez gündeme Diyarbakır Emniyet Müdürü vakası geldi. Aslında 1990’lardan kalma suçlu bir özel harpçı olduğu anlaşılan Diyarbakır Emniyet Müdürü, heyecan içinde “Terörün nasıl bitirileceğini” anlatırken ölçüyü kaçırmış, nasıl olsa AKP politikasının aldatmaya dayalı olduğunu düşünerek “Ölen teröriste de ağlamak gerekir” deyivermişti. Emniyet Müdürü'nün amacı Kürt toplumunu kandırabilmekti. AKP zikzakçılığına dayanarak biraz keskin zikzak çizmişti.
İşte bu durum yeni bir turnusol kâğıdı oldu. Müdür Recep Güven’in sözleri bir anda tartışma gündemine oturdu. Herkes AKP ve Tayyip Erdoğan’dan destek beklerken, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç bu temelde açıklama yapmışken, Başbakan Tayyip Erdoğan herkesten önce Emniyet Müdürü'nü topa tuttu. Öyleki iş, Emniyet Müdürü Recep Güven hakkında soruşturma açmaya kadar vardı.
Resmi siyaset nezdinde, 1990’ların katil özel harpçısı “Teröristlere de ağlanmalı” dediği için bir anda “PKK yandaşı” oluverdi. MHP, CHP ve AKP, şoven milliyetçiliğin bu üçüzü Emniyet Müdürü hakkında söylemedik söz bırakmadılar. Adeta Kâbe’de şeytan taşlar gibi milliyetçi saldırganlıkta yarıştılar.
MHP için bu tutumu alması zaten herkesçe bekleniyordu. Fakat CHP ve AKP neredeyse herkesi şaşırttı. Sık sık barıştan ve çözümden söz eden CHP’nin Emniyet Müdürü'ne bu kadar saldırması, onun sosyal milliyetçi ve faşist yüzünü açığa çıkardı. Bugünkü CHP’nin de eski Kürt katliamlarını yapan CHP’den farklı olmadığını ortaya koydu.
AKP’ye gelince, on gün önce yeniden İmralı görüşmelerinin olabileceğinden söz ederken, Diyarbakır Emniyet Müdürü'nün sözlerine karşı aldığı tavır, onun gerçekte ikiyüzlü, aldatıcı, çıkarcı ve faydacı bir politik yapı olduğunu, milliyetçilikte ve Kürt karşıtlığında MHP ve CHP’den farklı olmadığını bir kez daha gösterdi.
Başbakan Tayyip Erdoğan bununla da yetinmedi. Bütün bunları fırsat bilerek, çoktan beri söylemeye hazırlandığı bir çift sözü Meclis çatısı altında söyleyiverdi. Koltuklarda mest olmuş kendisini izleyen AKP’lilere gururla bakarak bir anda “Ben milliyetçiyim” deyiverdi. Kendisini tanıyanlar için elbette bu söz sürpriz değildi. Fakat onu “Dinci” sananlar, bir anda şaşkınlık içinde kaldılar.
Söyleyince rahatladığı yüzünden okunan Tayyip Erdoğan, elbette milliyetçiliğini boşuna ilan etmedi. Bunların hepsi başkan olabilmek içindir. Böylece cumhurbaşkanlığı seçimine hazırlanıyor. CHP ve BDP oylarını alamayacağını anlayınca, MHP oylarına dayanarak cumhurbaşkanı olmak istiyor. Tabi yerel seçimleri öne alma planındaki gibi yarı yolda kalmazsa.
AKP’nin bu kadar uçtan uca gitmesine yol açan politik zikzaklar çizmesinin, bu denli günübirlik politikalar izlemesinin üç nedeni var. Birincisi Kürt sorunu. Bu sorundaki çözümsüzlüğü ve Kürt direnişi karşısındaki başarısızlığı. AKP Hükümeti de, kendiden önceki özel savaş hükümetleri gibi, her şeyin başına Kürt karşıtlığını koymak ve her şeyi Kürt direnişini bastırmaya seferber etmek durumunda kalıyor.
İkincisi, 12 Haziran 2011 seçimlerini kazanamamış olması. Bazıları aksini iddia etse de, gerçek budur. Yerel seçimleri öne alma girişimindeki sonuç bu gerçeği bir kez daha çarpıcı bir şekilde göstermiştir. AKP yapmak istediklerini yapabilecek güçte değildir.
Üçüncü ve yeni ortaya çıkanı ise, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmak istemesidir. Hem de başkan gibi cumhurbaşkanı. Buna da AKP’nin tek başına gücü yetmemektedir. Dahası süreç çok kaygandır, AKP her an zayıflayabilir. O nedenle tüm imkânlar Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilebilmesi için seferber edilmektedir. Bu da AKP’yi politikalarında zayıflatıp zorlamaktadır.
AKP’de her şey Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olabilmesine bağlanmıştır. Neredeyse Türkiye’nin her şeyi de buraya bağlanmak istenmektedir. Bu durum toplumu zorlamakta, ülkeyi uçurumlara sürüklemektedir. Buna alet olanlar bu gerçeği artık göremeyecekler mi?