Yüz yıllık sömürgeci statüko sürdürülemez durumdadır. Bu nedenle yeni bir çözüm aranmaktadır. "Vesayet sistemine son verdik" diye övünen AKP'liler, sistemi restore edip vesayeti katmerli olarak sürdürmek için sözde reformlar yapmak istiyorlar. Bunu yaparken de "Herkesi kör, alemi sersem" sanıyorlar. Rojava Devrimi, Kobanê direnişi ve sonrasında yaşadığımız siyasi gelişmeler bu planlarını yeterince göstermiş bulunuyor. Bugün gündemde olan Cenevre görüşmelerine PYD'nin alınmasına karşı gösterilen direnç de statükoyu sürdürme çabasından başka bir şey değildir.
Bugüne kadar, faşist darbe, sıkıyönetim, OHAL dönemlerinde bile görülmeyen aylarca sokağa çıkma yasağı ve her türlü zulmü uygularken yüzleri hiç kızarmıyor.
Sokaklar kan ve cenaze ile dolmuş. İnsanlar öldüğüne üzülemiyor. Cenazesini bulabilirse ve gömebilirse seviniyor. Cizre'de, bir evde kuşatılan ve can çekişen ağır yaralı sivil halka günlerce bir ambulans bile göndermeyen bir devlet yönetimi hala demokrasiden söz ediyor. Çıkarları gereği sözde "Hür dünya" da bu hükümetin şantajlarına boyun eğiyor.
AKP liderleri hiç utanmadan yeni bir anayasa, reformlar ve çözümden söz ediyor. Bütün süslü cümlelerin, fiyakalı formüllerin hepsi de, merkezi-güçlü bir başkanlık sisteminde somutlanıyor. Erdoğan'ın katı merkeziyetçi Osmanlı sistemini örnek alması, Yeni Osmanlı özlemleri, tek adam yönetimini savunması boşuna değil. Devletin merkezi, katı, hızlı, disiplinli ve denetimden uzak işlemesine engel olarak gördükleri parlamenter sisteme tahammülleri yok. Erdoğan, kendi partisine ve kendi emrindeki Davutoğlu gibi bir başbakana bile güvenmiyor. Göstermelik hale gelmiş bir meclis ve hükümet, bütün gücü elinde tutan Hitler gibi bir başkanlık tek arzusudur. Böylece yüzde on barajına rağmen meclise girebilen HDP gibi muhalefet akımları da etkisiz hale getirilecektir. Halk mecliste ne derse desin, Başkan baba bildiğini okuyacaktır. Bütün yetkiyi ve gücü elinde bulunduran tek adam, her türlü kontrol mekanizmasından azade olarak danışmanlarıyla birlikte ülkeyi istediği gibi yönetecektir. Bugün, başkanlık sistemine geçilmemiş ve anayasanın değişmemiş olmasına rağmen Erdoğan'ın uygulamalarına bakarsak, yarın istediği sistemi kurunca dikta rejiminin varacağı yeri görebiliriz.
Aslında bu girişimleri sadece Erdoğan'ın dikta heveslerine bağlamak da yanlış olur. Erdoğan'ın bu konudaki heveslerinden, özlemlerinden şüphe ediyor değiliz. Erdoğan işlediği suçların hesabını vermekten korktuğu için iktidara, başkanlığa sıkı sıkıya sarılmaktadır. Ama sorun Erdoğan'ın şahsi ihtiraslarından-korkularından ibaret değildir. Yıkılma ve bölünme paranoyasına giren, iliklerine kadar bu korkuyla titreyen egemen sistemin sahipleri, halka karşı gene domuz topu gibi birleşmişlerdir. Erdoğan bu halk düşmanı-gerici ittifakın koçbaşıdır. Seçimlerden önce ve sonra AKP'ye, Erdoğan'a saldıran CHP, MHP ve diğer partiler nerededir? Dikkat edilirse her kritik noktada, AKP ile birlikte HDP'ye karşı saldırıya geçmektedirler. Bunun gerekçesi de kamu güvenliği, milli birlik ve beraberlik, devletin bölünmezliği ve bekası gibi bildik gerekçelerdir. Hepsi de statükoyu sürdürmenin derdi ve telaşı içindedir. Oysa mevcut statüko çözüm olsaydı, zaten tıkanmaz ve çökme noktasına gelmezdi.
TEK, TEK'çi başkanlık sistemine karşı, ezilen halkların çözüm önerisi ise demokratik özerkliğe, halkların öz yönetimine dayalı bir demokratik cumhuriyettir. Bu çözümde kendi sonunu gören egemenler hep birlikte azgınca saldırmaktadır.
Sur'da, Nusaybin'de, Cizre'de direnenler tıpkı Kobanê direnişçileri gibi sadece Kürtlerin değil, tüm ezilenlerin özgür geleceği için direniyor. Bu nedenle de, tüm ezilenleri direniş saflarında birleştiriyor. Erdoğan Cizre'den, Sur'dan başlayıp tüm ülkeyi zindana çevirip kendisi de bu zindanın başgardiyanı olmak istiyor.
Orada vahşice ölüme mahkum edilen insanlardan önce insanlık, hukuk, hükümet ve devletin meşruiyeti ölmektedir. Yaralı insanlara ambulans yerine gönderilen tanklarla, tomalarla ortaya çıkan acı gerçek budur: Çanlar onlar için çalıyor.