17-31 Mayıs “Kayıplara Karşı Uluslararası Mücadele Haftası”. İnsanlık değerlerimizi hedefine koyan ve insanlığa karşı işlenmiş bir suç olan gözaltında kaybetme suçuna karşı, 1996 yılında başlatılan sistemli ve kesintisiz mücadelenin 17. yılındayız.
Öncesi bir yana 17 yıldır bitmeyen, tükenmeyen acı, gözyaşı, bekleyiş, özlem ve her geçen gün bilenen hınçları ile anneler, babalar, kardeşler, çocuklar her hafta yeniden, sanki daha demincek yaşanmış gibi taptaze yaşıyorlar o günleri. Her cumartesi yaralarını bir kez daha kanatma pahasına eylem alanında oluyorlar…
Kimileri apansız ayrılıyor aramızdan. Vadesi gelmiş deniyor ya, aslında kocaman bir yaraya dönüşen yürekleri daha fazlasına dayanmıyor sadece. Giderken torunlarına miras bırakıyorlar yürek yaralarını. Torunlar dolduruyor boşalan yerlerini, hiç tanımadıkları amcalarının peşine düşüyorlar. Yılmıyorlar; “17 yıldır buradayız, kayıplarımız bulunmaz kaybedenler bulunup cezalandırılmazsa değil bir 17 yıl daha, ömrümüzün sonuna kadar burada olacağız” diyorlar…
Kayıplara karşı mücadelenin özellikle 1995’de yükseldiği nokta, Hasan Ocak ve Rıdvan Karakoç’ta suçüstü yakalanmış olması devleti geriletmiş ve gözaltında kaybetme olaylarında önemli derecede azalma sağlanmıştı. Aynı mücadele, kaybedilmesinden 31 yıl sonra Cemil Kırbayır’ın devlet güçlerince öldürüldüğü itirafını elde etti. Ancak binlerle ifade edilen gözaltında kayıplar gerçeği karşısında, saydığımız birkaç örnek henüz yolun başında olduğumuzun da gösteriyor...
Dünyada da durum farklı değil. Şili’de Pinoşe’nin yargılanmasına, Arjantin’de Plazo De Mayo Annelerinin 30 yıl sonra suçlu cuntacı generallerin yargılanmalarını sağlamalarına rağmen eylemlerinin devam ediyor oluşu gibi, Srilanka’dan, Balucistan’a, Irak’a kadar dünyanın pek çok ülkesinde şimdi, şu anda sisteme, iktidar güçlerine muhalif insanların kaçırılıyor ve kaybediliyor olması, kaybetme politikasına karşı mücadelenin daha uzun yıllar devam edeceğinin göstergesi…
Ve kaybedilenlerin sağ olarak geri dönmeleri en büyük beklentiyse de, aradan geçen uzun yıllar, işkence ve cinayetlere dair tanık anlatımları kayıplarımızın kimsesizler mezarlığı ya da toplu mezarlara, asit kuyularına gömüldükleri gerçeği ile yüzleştiriyor bizleri. Ve Bölgede Jitem merkezlerinin, karakolların bahçelerinde yapılan kazılardan elde edilen kemikler suçluları gözümüze sokuyor…
Anlaşıldı ki; Devlet suçunu gizlemek için, öldürdüklerini toprağa gömdü. Ancak bu suç ortaklığını kabul etmedi toprak ve bağrına gizlenmek istenen vahşeti kustu dışarıya. Dağda bayırda rastgele dolaşanların ayağına takıldı gerçekler, ya da Newala Qasaba’da olduğu gibi öyle bir fışkırdı ki yerden, toprak toprak değildi artık, bir derya olmuştu sevdiklerimizden. Ve basmak o toprağa, insanlığımızı sorgulatıyordu derinden…
Ortaya çıkarılan toplu mezarlar suçları aşikar ediyor ama suçlarını gizlemek isteyenler burada da geri durmuyorlar. Kimi zaman kaçak kazılarla, kimi zaman Minnesota Otopsi Protokolüne aykırı olarak iş makineleri yardımı ile topraktan çıkarırken yok ediyorlar delilleri, kimi zaman kemikleri postada kaybederek kurtulmaya çalışıyorlar gerçeklerden.
Her şeye rağmen bu gün; Plazo De Mayo Anneleri, Siyahlı Kadınlar, Kara Dullar, Cumartesi Anneleri kayıplarının peşindeler ve dünyanın pek çok yerinde toplu mezarlarda yatan binlerce kayıp bulunmayı bekliyorlar.
Bilinen kadarı ile; Bosna-Hersek’te 407 toplu mezarda 27 bin 374 kişi,
Japonya’da 20 bin kişi,
Irak’ta 3 bin kişi,
Kolombiya‘da 2000 kişi,
Şili’de ve Arjantin’de 30.000 kişi,
Kıbrıs’ta 1400 Rum ve 500 Türk,
Meksika’da, Avusturya’da, Hırvatistan’da, İngiltere’de…
Ve Türkiye’de halen 1250 civarında gözaltında kayıp ve 17500 faili meçhul cinayet aydınlatılmayı beklemekte. Tespit edilmiş toplu mezar sayısı 253, sadece 29’u açılmış ve toplu mezarlarda 3248 kişi olduğu tahmin ediliyor…
Toprak, toprak değil artık sevdiklerimizden bir derya, “anne beni bul!” diye haykıran.
Bastığın yeri toprak deyip geçme!