
Erdoğan daha da ileri giderek, aklıselime yöneleceği, geri adım atarak protestocuları teskin edeceği beklentisi içinde olanlara da bayrak açtı. “Çapulcu” diye nitelediği kesimlere, destekleyenleri, kendisini eleştirenleri de ekleyerek cepheyi genişletti ve karşı mitingler düzenleme talimatı vererek atağa geçti.
Gelişmelerin nereye varacağı belli olmasa da AKP Gezi direnişinden önceki AKP değildir artık. Erdoğan AKP koalisyonunu oluşturan kesimlerin bir kısmının kurmayları nezdinde de beslenip semirtilmiş ve Arena’ya sürülmüş bir boğadır bundan böyle. Erdoğan sadece gördüğü kırmızı çuha ve Matadora saldırmakla kalmıyor, önüne kim ve ne gelirse gelsin, tribün de dahil, yıkıp dağıtıyor.
Dün Kürdistan’da “Kadın da olsa, çocuk da olsa” diyerek saldırıya geçen Erdoğan, şimdi de doğup büyüdüğü ve diz çürüttüğü İstanbul’u dağıtmaya başladı. Halkın parasıyla yaptığı yatırımları, otoban ve havaalanlarını halkın başına kalkmaya devam ediyor.
Her yokuşun bir inişi, her yükselişin bir düşüşü, her zirvenin bir de sonu vardır. Ve ondan ötesi yoktur ve iniştir artık. Bu ise kimi zaman bir heyalan ve çığ kopması biçiminde tepetaklak yaşanır, kimi zaman da yumuşak.
Bu yazının konusu bu değil aslında. AKP ve Erdoğan’a sonsuz bir kredi açanlar, onun her yaptığı densizlik ve saldırıyı çocuksu bir şımarıklığa yorarak es geçenler, Kürdistan’da son on yıldır sürdürülen vahşete ses çıkarmayıp suç ortağı olanlar, ne oldu da son iki haftadır tersi bir tutum ve davranış içine girdiler?
Seçilmiş milletvekilleri, belediye başkanları zındana atılır, Kürtlere yönelik sürek avı sonucu onbin sivil aktivist, gazeteci, hukukçu, sendikacı, öğrenci ve çocuk rehin alınır, medyaya tek ses ayarı verilirken seslerini çıkarmayan Amerika ve Avrupa Birliği neden şimdi projektörlerini Erdoğan ve AKP’ye yöneltmeye başladı? Ne yaşandı da Avrupa ve Amerika’daki gazete, televizyon ve radyolar, aralarında çocuk programları sunanlar da dahil, hergün manşet geçtiler, haber bültenlerine taşıdılar?
Bu soruları Gezi ve Taksim’i küçümsediğim için sormuyorum. Bu değişikliğin nedenlerini anlamak için yanıt bulmaya çalışıyorum.
Bunun farklı nedenleri var şüphesiz. Sanırım en başlıcası da Erdoğan’ın her gördüğü mikrofon ve sahnede sesini yükselterek çevredekilere ve dünyaya ayar verme, her konuda tek bilen, müktedir, otoriter ve müdahil tavrıdır. Dünyaya bir Ahmedinecad çok gelmeye başlamışken ikinci bir Ahmedinecad’a ihtiyaç duyulmadığı ve bu yönelim tehlikeli görüldüğü içindir. Bir de Erdoğan’ın da Ahmedinecad’ın yolundan giderek bölgeye şiddet ihraç etmesi ve komşu ülkelerin tümünün tahammül sınırlarını test etmeye başlaması, hegamonyacı ve yayılmacı politikasıdır.
Erdoğan’ın bölgeye ve dünyaya Türk-İslam gözlüğüyle bakması, toplumu ve bölgeyi bu eksende dizayn etmeye çalışması, Türklük ve İslamı her vesile ile yüceltirken diğer etnik ve dini inançları aşağılaması, ötekileştirmesi Batı’nın Erdoğan’ın başına çuval geçirmesine neden oldu.
Kürdistan’da savaş yaşanırken teröristlikle tanımlanan Kürtlerle aynı fotograf karesinde görünüp eleştiriye hedef olmak istemeyen ve bu nedenle de Erdoğan’ı oldukça şımartan Batı, PKK’nin silahlarını susturması ve güçlerini çatışma alanlarından geri çekmeye başlaması ile biriken faturayı Ankara’ya nihayetinde sundu.
Gezi ve Taksim bu iş için bir fırsat yarattı. İçte hoşnutsuzluk ve homurtu yükselir, uluslararası planda duyarlılık oluşurken, içerde bunu demokratik bir yönelim ve değişime kanalize ve tahvil edecek güçler ne yazık ki yetersiz, oldukça cılız ve dağınık.
Bununla 30-40 yıldır tanıdığımız sol güçleri kastetmiyorum. Bugün ihtiyaç duyulan tam demokratik ve kitlesel, Kürt halkının temel haklarına saygılı bir atlernatif. İhtiyaç duyulan AKP ve CHP’den yaka silken, kimsenin yaşam biçim ve tercihlerine karışmayan, kalıp biçmeyen geniş demokratik bir hareket. Halkların Demokratik Kongresi (HDK) bir seçenek. Ne var ki AKP ve CHP politikalarından rahasızlık duyan tüm kesimlerin demir atacağı, yöneleceği bir liman da olmadığı görülüyor. Bu Türk toplumuyla alakalı bir durum.
Son iki haftadır İstanbul, Ankara ve İzmir’deki gösterilerde BDP kortejlerine yönelik saldırılar da gösteriyor ki Türk toplumunun olgunlaşmaya ve dönüşmeye ihtiyacı var. Bir toplumun demokratik olabilmesi için salt kılık, kiyafet ve yaşam biçiminin zamana uygunluğu yetmiyor. Kürtlere taş atan “demokrat” kafalarının da değişmesi gerekiyor.
msahin1@web.de