Almancada "Nachruf“ diye bir sözcük var. Birileri hayatını kaybettiğinde arkasından yazılan anma yazısı, yapılan televizyon veya radyo haberi için kullanılıyor. Ve genelde kaybedilen kişinin başarılı, güzel yönlerini öne çıkaran, zayıf taraflarını, zaaflarını "ölünün arkasından kötü konuşulmaz“ prensibiyle süslü bir dille örten tarzda yapılıyor. Son günlerde böylesi "Nachruf“lar Kobanê üzerine.

En çok satan ve en çok okunan bulvar gazetesi Bild’in köşe yazarı Franz Josef Wagner bile, 8 Ekim’de kaleme aldığı köşe yazısına "Kobane’nin Sevgili İnsanları“ başlığını attı ve devamında, "Hayatımda şimdiye kadar sizi hiç duyamadım. Hayatta kalmak için savaşıyorsunuz ya, Suriye’de bir şehir olduğunuzu ancak onunla öğrendim. Kürt olduğunuzu. IŞİD’in şehrinize girdiğini. Şehrinizin öldüğünü. Ve sokaklarınızın artık leziz kurbiye kokmadığını. İnsanların kaçtığını. Makinalı silahlardan alevlerin çıktığını. Savaşçınız yetmediği için kadınların da namluya sarıldığını. Bu bilmediğim, tanımadığım kentiniz, benim atlasımda yoktu. Kobanê; Türkiye- Suriye sınırında bir kent. Destansı Fırat nehrinin 35 km uzağında aktığı. Savaşınızı, direnişinizi hiç bir zaman unutmayacağız. Kobanê bundan böyle hayatımızın atlasında yer alacak. Sevgilerimle.“
Sadece Bild gazetesinde değil, diğer bütün ulusal ve yerel basında da Kobanê’deki IŞİD karşıtı mücadeleye methiyeler dizen, IŞİD’in modern silahlarına karşılık basit ve uluslararası karaborsada bile bulunan silahlarla karşılık veren, inançlı, fedakar Kobanêlilerden söz ediliyor. Son model ABD silahlarıyla korunan Musul‘un bir kaç günde düştüğü, Kobanêli Kürtlerin ise bir aydır, hiçbir destek almadan, başarısız hava saldırılarına rağmen yiğitçe direndiği şeklinde makaleler öne çıkıyor. Dünya bu fakir, bu kurak, bu talihsiz Kürt kentinin anısını kalbinde yaşatacak türünden.
Bütün bunlar aslında Batı’nın Kobanê’yi gözden çıkarmasının sonucu. Zira Washington’dan, Pentagon’dan temsilcilerin Avrupalı meslektaşlarıyla yaptıkları yoğun temas trafiği sonunda basına verdikleri demeçler gün geçtikçe daha fazla çaresizlik ve umutsuzluk kokuyor; "Durum çok zor“, "Uzun vadeli bir mücadele olacak“, "Kobanê düşecek“ ve son olarak da "Sadece Kobanê değil, bir kaç kent daha da IŞİD’in eline geçecek“ türünden laflar. Umutsuzluğa, çoğu analistin, uzmanın, gazeteci ve insan hakları savunucusunun, uluslararası toplumu katliama seyirci kalmakla suçladığı ve hepsini yerden yere vuran eleştirileri eşlik ediyor.
Bu karamsar tablo Türkiye’de başka, Avrupa’da başka okunduysa da ortak olan, ABD’nin de Avrupa’nın da, 2-3 yıldır Irak ve Suriye’de iyice güçlenen, bu Ortaçağ’dan kalma örgüt için çekmecelerinde kısa veya uzun vadeli bir planlarının olmadığı. Kamuoyunda, son 15-20 yıldır Afrika’nın Ortadoğu’nun ve Asya’nın kimi ülkelerindeki diktatörlükleri devirip, demokrasi götürmede iştahlı olan Batı neden seyirci kaldığı tartışılıyor.
Almanya’daki tartışmalara bakıldığında Batı kendi çıkmazıyla hesaplaşıyor demek mümkün. ABD ve İngiliz basınındaki analizlerden beslenen Alman kamuoyunda, Mali’den Afganistan’a, Batı’nın yaptıkları ve yapmadıkları hararetle tartışılıyor. Sebebi iyi niyet değil. Sebebi, karşısında toprak talebi olan ve işleyen bir devlet sistemi ile Batı’ya tehditler savuran, sağı solu kestirilemez bir örgüt olması. Dünyanın en zengin örgütü. Yaptığı bütün icraatlarını, tıkır tıkır çalışan PR aparatıyla anında yayan bir örgüt.
Çekirge sürüsü istilası gibi, kontrol ettiği bölgeyi hızla genişleten bu örgüt karşısında ne ABD’nin ne de Avrupa’nın bir konsepti var. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’deki diktatörleri (buna Ukrayna da dahil edilebilir) devirme çabalarının sonucu ortadayken IŞİD şamar gibi çarptı suratlarına. Bundan olsa gerek, şu sıralar Alman aydınları da poltikacılar gibi önemli bir soruya da yanıt arıyor: Acaba öyle ya da böyle işleyen bir diktatörlük anarşizmden daha mı iyi?
İnsanlar düzeni seviyor. Ancak düzenli bir sistemde kendini güvende hissediyor, düzen de mükemmel olmasa da "siyasi istikrar“ ile mümkün. Siyasi istikrar pahasına dünyanın birçok ülkesinde, hatta Türkiye’de hangi partilerin, hangi liderlerin ve askerlerin iktidara taşındığını anlatmaya gerek yok.
Ortadoğu’da çok sevilen, özellikle de Türkiye’de yüzlercesi üretilen komplo teorilerini bir kenara bırakıp, görünen tabloya baktığımızda durum "çaresizlik.“ Bu çaresizlikten olsa gerek, daha geçen günlerde Ruanda anmasında, yapılan hatalar tek tek sayılırken, Kobanê konusunda sadece uyarılarla yetiniliyor. İnsan hakları ve uluslararası hukuk konusunda vaaz veren Avrupa, çizdiği kırmızı çizgilerin Kürtler için geçerli olmadığını itiraf edercesine oturup, Kobanêlilerin yok edilişlerini seyre duruyor.
Bu arada Türkiye’ye yönelik eleştirel sesler de sınırlı tutuluyor. Türkiye’nin "Biz milyonlarca mülteci alarak, savaşın yükünü omuzladık“ tutumuna açıktan övgü gelse de, kulislerde Ankara’ya öfke büyük. Bir çok politikacı ve analist, “Suriye’deki ilk ayaklanmalar sonrasında Ankara Esad’ı hemen gözden çıkarmasaydı, bugün bu durumda olmazdı” lafları ediyor. Sonra El Nusra’ya ve IŞİD’e verilen destek ve göz yumma ile Türkiye’nin Batı’ya ihanet ettiği görüşü de hakim.
Yine de Türkiye’ye çok yüklenilmiyor, çünkü biliyorlar ki laf etmeleri halinde hem IŞİD ile mücadele konusunda, hem de bütün Türkiye’ye yayılan ve sayıları tam olarak bilinmeyen mülteciler için daha fazla sorumluluk almak gerekecek. Çoğu sosyal devlet olduğu için Avrupa, onbinler veya yüzbinlerle sınırlı tutmakta ısrarcı mülteci sayısını. Zira onlara barınacak ev, geçinmeleri için aylık para yardımı, sağlık sigortası ile eğitim masraflarını üstlenme ve bunu yıllarca yapmakla yükümlü olacağının bal gibi bilincinde.
İşte bu nedenlerle Kobanê’ye methiyeler diziliyor, çünkü Kobanê henüz geliştirilmekte olan bir planın ufak bir detayı. Daha bir kaç Kobanê’nin kurban edileceği de alttan alttan, alıştıra alıştıra hissettiriliyor. O nedenle Kobanê için “Nachruf”lar yazılıyor.
Türkiye'nin de burnunun dibindeki tehlikeye rağmen şartlar öne sürmekteki ısrarı, hala sadece siyahın ve beyazın hakim olduğu dış politikasıyla açıklanıyor. "Esed“ şartı da buna yoruluyor. Gri tonları göremediği belirtiliyor. Oysa herkesin bildiği gerçek, Esad’ın olmadığı bir Suriye, İran’ın ve Rusya’nın desteğinin alınmayacağı bir “IŞİD İle Mücadele Planı“ demek.
Pazarlıklar sürerken Kobanê gün geçtikçe daralan bir halkada, gözü dönmüş "Allahın allahsız askerlerine”* karşı mücadeleye devam ediyor. Sorunu, PKK meselesi gibi görmeyi bir kenara bırakıp, daha küresel bakmaya çalışmadıkça IŞİD sorunu çözüleceğe benzemiyor. Uzmanların, “çatışmalara empati kurarak yaklaşın, bakışınız kesinlikle değişecek” söyleminden yola çıkarsak belki de şu soruyu sormamız gerekiyor: Karşıdaki düşman kim? IŞİD. Peki Türkiye Kürdistan olsaydı, Kobanê de Türkiye’nin sınır kentlerinde çok sayıda akrabası yaşayan bir Türk kenti, bir Türk olarak dünyanın nasıl davranmasını isterdiniz?
http://vivahiba.com