Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki ağırlaştırılmış tecrit her geçen gün farklı bir aşamaya sürüklenirken, konunun en büyük muhataplarından birisi olan Avrupa İşkence ve Kötü Muameleyi Önleme Komitesi (CPT) ise sessizliğini korumakta ısrarlı. CPT’nin kararı üzerinden Kürt’ün sabrını Öcalan’la sınamaya çalışan Batı’nın unuttuğu bir gerçek var o da; bugün Kürdistan’dan başlayıp, Avrupa kentlerine yayılarak bir kez yine kendisini hissettiren Kürt’ün direniş tarihi… HDP’nin tutuklu Milletvekili Leyla Güven’in Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması amacıyla Amed zindanında başlattığı açlık grevi, 40 günü aşkındır devam ediyor. Bu eylemin Güven üzerindeki fiziksel etkileri her gün biraz daha kritik bir aşamaya sürüklenirken, zindandan yükselen talebi, talebi olarak gören yüzlerce insan, kısa sürede hem cezaevlerinde hem de Kürdistan ve Avrupa kentlerinde bedenlerini açlığa yatırmaya başladı. Güven’in talebine karşılık yetkili merciler, bugüne kadar herhangi bir açıklamada bile bulunmadığı gibi, destek amaçlı başlatılan açlık grevlerinin önüne geçmek için zor aygıtının bilindik yöntemlerini sergiliyor; tehdit, şiddet, gözaltı, tutuklama… Peki, Öcalan üzerindeki tecridin bu noktaya gelmesinde tek sorumlu sadece Türk devleti ve AKP hükümeti mi? Tabi ki; hayır. Bu konunun en büyük sorumlularından birisi de, Türkiye’nin üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin temel organlarından birisi olan CPT. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi altında imzası olan ve Avrupa Konseyi üyesi devletlerde yaşanan işkence ve kötü muamele karşı mücadeleyle yükümlü olan CPT, Öcalan üzerindeki uygulamalara sessiz kalarak, tecridin bu noktaya gelmesinde büyük bir rol oynadı. Milyonlarca insanın siyasi iradem olarak beyan ettiği, Kürt Sorununun çözümünde vazgeçilmez bir role sahip olan bir liderin içinde bulunduğu tecrit koşullarına sessiz kalmak, sadece yaşanan tecridi görmemezlik değil, aynı zamanda tecrit suçuna ortak olmanın tam da kendisidir. CPT, milyonlarca insanın savaş ve barış gerekçesi olarak nitelendirdiği gibi daha birkaç yıl öncesine kadar Türk devletinin kendisiyle masaya oturduğu bir liderin kaldığı koşullara sessiz kalarak açıktan kendi kuruluş amacını yok saydı. Harekete geçmediği gibi son olarak yaptığı açıklama ile de aynı zamanda Kürt halkının aklıyla dalga geçen CPT, bir taraftan ne kadar politik bir tavır takındığını ortaya koyarken, diğer taraftan da Türkiye’ye tecridi daha çok derinleştirebileceğinin mesajını veriyordu. Öyle de oldu… Avrupa Konseyi ve ona bağlı kurumların tavrı, kuruluş amacı gereği devletlerin siyasetinden bağımsız olması gerektirmesine rağmen, söz konusu Kürt olunca aynı Konsey ve kurumları Kürt’ün hak ve adalet talebini, AB üyesi devletlerin Türkiye ile arasındaki ilişkiye kurban etti. Tüm bu politikalara karşı Kürt halkının içine girilen yanlıştan geri dönülmesi için yaptığı onlarca çağrıyı da yanıtsız bırakan CPT ve Avrupa Konseyi, adeta Kürt’ün sabrını Öcalan’la sınama cabasına girdi. CPT ve Konseye bu tavrı sergilemesi gerektiğini söyleyen illaki birilerinin olduğu tartışmak bir yana dursun, bu tecridin arkasındaki tüm güçlerin unuttuğu tek ve vazgeçilmez bir gerçek var, o da: Kürt’ün sabrının Öcalan’la sınanmayacağı… Yüzyıllardır yok edilmiş kimliğini, 4 parçaya bölüp yok sayılan bir ülkenin unutulan tarihini, adı yasaklı bir halkın varlığını en önemlisi özgürlüğün ne olduğunu, Öcalan’la öğrenen Kürt’ün sabrını Öcalan’la sınamak, Kürt’ün son 35 yıllık direniş tarihinden hiç ders almamaktır. Bugün Amed Zindanından başlayıp gün be gün Kürdistan ve Avrupa kentlerini saran açlık grevleri, tam da kendi varlık gerekçesini Öcalan’ın özgürlüğünde ve varlığında somutlaştıran milyonların isyan çığlığıdır. En önemlisi de bu çığlığın bugün sadece Kürdistan’da değil, bütün Avrupa’nın kentlerinde yankılanması… Tecride destek veren, Türk devletinin elini güçlendiren devletlerin merkezinde Kürt’ün özgür isyan çığlığı yükseliyor. Yaşları 70 üzerinde olan Kürt kadınlarının halaylar ve stranlar eşliğinde bedenini Avrupa’nın kentlerinde açlığa yatırması, bir taraftan Kürt’ün sabrının Öcalan’la sınanmayacağı ve direniş tarihinin bir göstergesi olurken, diğer taraftan ise kendi halkına demokrasi naraları atan Batı için bir utançtır.