Kürt sorununun varlığını kabul etmenin, onun doğal haklarını kabul etmekten geçtiğini vurgulayan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, “Kimliğini, varlığını anayasal güvenceye kavuşturmaktır; anadilde eğitimini ve demokratik özyönetimini, yani demokratik özerkliğini kabul etmektir. Bunlar kabul edilmeden kimse Kürtlerin varlığını tanıdığını iddia edemez” diye ekledi. Kürtlerin varlığının gerçek anlamda kabul edilmediğini, Kürt halkının yaşadığı vatan olan Kürdistan kavramına yaklaşımı örnek vererek izah eden Bayık, Türk devletinin ordusuna, polisine dayanarak Kürt halkını ezmek, sindirmek, susturmak ve kendi soykırım sistemini, inkar ve imha sistemini kabul ettirmek istediğini söyledi. Kürtlerin bu sisteme karşı direndiğini ve direnmeye devam edeceğini kaydeden Bayık, 40 yıllık direniş geleneğini hatırlatarak, Türk Hükümeti’ni bir kez daha uyardı.
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, Türk devlet zihniyetinin AKP’de temsilini bulunan yeni hali, bunun siyasi ve askeri yansımaları ile Kürt Özgürlük Hareketi’nin karşı duruşunu değerlendirdi. Oldukça detaylı ve net belirlemeler yapan Bayık, çözümsüzlükten zorbalık devşiren AKP Hükümeti’nin de direnişi bastıramayacağını söyledi. Bayık ile yaptığımız söyleşinin birinci bölümü:

15 Şubat, 8 Mart, 21 Mart ve 4 Nisan’daki toplumsal eylemlerin ardından gerilla cephesinden de askeri hedeflere yönelik eylemler artmaya başladı. Gerillayı bu direnişe sevk eden nedenleri ortaya koyar mısınız?
Siyasi ve askeri operasyonlar, Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme politikasının sonucu olarak süreklileşti. Türk devletinin Kürt sorununda demokratik bir çözüm politikası olmadığı için siyasal alanda Kürtlerin yüzyıllık birikimini tasfiye etmeyi hedefliyor. Bilinçli, özgürlük ve demokrasiyi sahiplenecek; sokağında, köyünde, mahallesinde öncülük edebilecek tek bir Kürt bile bırakmak istenmiyor. Binlerce demokratik siyasetçinin tutuklanması, tamamen Kürt sorunundaki çözümsüzlüğü ifade ediyor. Kültürel soykırımın siyasi alandaki izdüşümüdür. Kürt sorununda hala inkar ve imha siyaseti uygulanıyor. Zihniyet değişmemiştir; sadece Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi, bölgedeki ve dünyadaki gelişmeler karşısında sıkışan Türk devleti, dil ve kültür alanında kimi yumuşamalar yaparak inkar ve imha siyasetini sürdürmek istiyor. Siyasi soykırım operasyonlarının ve gerillaya yönelik imha harekatlarının anlamı budur.
Bu saldırılar karşısında Kürt Özgürlük Hareketi’nin teslim olmayacağı açıktır. Kürtlerin varlığı gerçek anlamda kabul edilmiş değildir. Kürtlerin varlığını kabul etmek, her şeyden önce de Kürt halkının yaşadığı vatanı kabul etmektir. Hala Kürdistan kavramından kaçılıyorsa, Kürdistan kavramı kullanılmıyorsa, bunun kullanılmaması için televizyonlara ve radyolara talimatlar veriliyorsa, televizyonlarda bu kelimeyi kullananlar derhal uyarılıyorsa bu, Kürtlerin toplumsal varlık olmasının, yani ulus olduklarının kabul edilmemesinin en somut ifadesidir.
Kürt sorununun varlığını kabul etmek, onun doğal haklarını kabul etmektir. Kimliğini, varlığını anayasal güvenceye kavuşturmaktır; anadilde eğitimini ve demokratik özyönetimini, yani demokratik özerkliğini kabul etmektir. Bunlar kabul edilmeden kimse Kürtlerin varlığını tanıdığını iddia edemez. Türk devleti hala bütün politikalarını Kürdistan’ı Türk ulusunun yayılma alanı haline getirme üzerine kurmuşsa bunun inkar, imha ve kültürel soykırımdan başka bir anlama gelmediği açıktır.

Oslo ve İmralı görüşmelerin tıkanmasının nedeni de bu mudur?

Evet, budur. Doğrudur, görüşmeler olmuştur, ama görüşmelere Türk devletinin bir çözüm yaklaşımı olmamıştır. Bir çözüm yaklaşımı olmadığı için Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve Önder Apo’nun en makul yaklaşımlarına rağmen bir ilerleme sağlanamamıştır. Kürt Özgürlük Hareketi bu çözümsüz politikaları kabul etmeyeceğini, bir demokratik çözüm projesinin ortaya konulması ve bunun deklare edilmesi gerektiğini söyleyince görüşmeler kesilmiştir. Görüşmelerin son bulmasıyla da Türk devleti siyasi ve askeri operasyonlarını arttırmıştır. Türkiye tarihinin hiçbir döneminde bu kadar siyasi tutuklu zindanlara atılmamıştır. Türkiye tarihinin darbeler döneminde bile bu kadar uyduruk gerekçelerle insanlar zindanlara doldurulmamıştır. 12 Eylül’de bile zindana atmanın kendine göre gerekçeleri vardı. Şimdi böyle gerekçeler de aranmıyor. Sen tutumunla, davranışınla, sözlerinle teröre hizmet ediyorsun denilerek içeri atılıyor. Bunları yapabilirsin diye insanlar zindanlara dolduruluyor. Tamamen subjektif bir değerlendirme. Hatta bunun da ötesinde insanları rastgele tutuklayalım da herkesin gözü korksun, bu mücadelenin uzağında bile olsalar sempati duymasınlar yaklaşımı içindeler. İnsanlar, BDP’de siyaset yaparsanız tutuklanırsınız, işinizden gücünüzden olursunuz tehdidiyle BDP’den uzak tutulmaya çalışılıyor. Tabii bir yönüyle de BDP’de siyaset yapma pahalı hale getirilerek başka siyasetlerin önü açılıyor. Hükümetin politikalarına boyun eğecek, karşı çıkmayacak, Kürt siyasi hareketine karşı tutum alacak, kendine göre yeni alternatifler yaratılmak isteniyor. Kendilerine Kürt halkının mücadelesini savunacak bir alternatif değil de Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı tutum alacak bir siyasi güç yaratmak istiyorlar. Böyle bir siyasi saldırı var.
Diğer yandan gerilla imha edilmek isteniyor. Her türlü yasak silah kullanılıyor. Birkaç gerillanın görüldüğü yerde on binlerce askerle harekete geçiliyor. Gerilla direnişinin kırılamayacağının görüldüğü yerlerde derhal yasak silahlara başvuruluyor. Tam bir ezme harekatı izliyorlar. Gerilla Türk devletinin tek taraflı dayattığı savaşa, inkar ve imha siyasetine karşı 30 yıldır bir direniş içindedir. Türk devleti Kürtlere karşı sürekli bir savaş halindedir. Bugün bir milyona yakın ordu ve üç yüz bin polis besleniyor. Bunların hepsi esas olarak da Kürt halkının Özgürlük Mücadelesini bastırmak için silah altına alınmıştır. Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi bastırılmak için bu kadar ordu, asker Kürdistan’da konumlandırılacak, tek taraflı bir savaş ilan edilecek, buna karşı da Kürtler sessiz kalacak! Dayatılmak istenen budur. 1984 yılında bu tek taraflı yürütülen savaşa, zorbalığa karşı gerilla direnişe geçmiştir, bu direnişini bugün de sürdürmektedir. Çünkü Türk devleti ordusuna, polisine dayanarak Kürt halkını ezmek, sindirmek, susturmak ve kendi soykırım sistemini, inkar ve imha sistemini kabul ettirmek istiyor. Bu siyasi soykırım saldırıların da askeri saldırıların da amacı budur.
Tabii ki eşit olmayan koşullarda savaş yürütülüyor. Türk devleti her türlü savaş yöntemini kullanıyor; uluslararası destek alıyor; en son tekniği kullanıyor. Buna dayanarak da gerillayı tasfiye edeceğini düşünüyor. Gerilla, halkına ve inancına dayanarak fedai ruhla direniyor. Kürt halkının ulusal varlığını güvenceye alıp özgürlüğünü sağlayana kadar bu direnişi sürdürecektir. Hiç kimse gerillanın direnişini, silahını bırakmasını beklememelidir.

Bu söyleminizden yaz boyu direniş dışında başka bir siyasal durumun yaşanmayacağı anlaşılıyor. Bu direniş ne gibi sonuçlar ortaya çıkarabilir?
Türk devletinin bu politikası karşısında gerillanın direnmekten başka bir şansı yoktur. Çünkü ortada demokratik siyasal çözüm yok; demokratik siyaset anlayışı yok, demokratik siyaset anlayışına şans tanıma yoktur. Bu ortamda demokratik siyasal çözümün gelişmesi mümkün müdür? Demokratik siyasete yaşam imkanı verilmeyen yerde hangi iyi niyetten bahsedilebilir? Açıktır, Kürdistan kelimesine bile tahammül edilmeyen bir yerde hangi çözüm gelişecek? Kolektif değil, bireysel haklarla bu işleri çözeriz denilen yerde hangi demokratik siyasal çözüm gelişebilir?
Çözümleri, İlker Başbuğ’un dediği bireysel haklara dayanan “liberal demokratik çözüm”dür. Bunu da İlker Başbuğ teorize etmiştir. Yani Kürtleri bir toplum olarak tanımadan, anadilde eğitimini tanımadan, kendi kendini yönetmesini tanımadan, kültürel soykırımın önünde engel olmayacak, Kürtlerin Türkleştirilmesi önüne geçmeyecek kimi yumuşamalarla bu işten kurtulacaklar. Yani alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete biçiminde bir yaklaşım benimsemişlerdir. Gerilla işte bu nedenle direnmektedir; bundan sonra da direnecektir. Dağda direnecektir, şehirde direnecektir, her yerde direnişini ortaya koyacaktır. Türk devletine bu sorunu askeri yöntemlerle çözemeyeceği, halkın direnişini kıramayacağı gösterilecektir.
Kürt Özgürlük Hareketi 40 yıllık mücadele geleneği olan bir harekettir. 40 yıl içinde ortaya çıkmış direnen bir halk gerçeği vardır. Kuzey Kürdistan’da 20-25 milyon biçiminde ifade edilebilen bir Kürt toplum gerçeği vardır; bunların bu yöntemlerle ezilip tasfiye edilemeyeceğini halk da gerilla da direnişleriyle göstereceklerdir. Önümüzdeki yaz boyu Türk devletinin politikalarına karşı büyük fedailik direnişi ortaya konulacaktır. Öyle gerilla iradesinin kırılamayacağı, gerillanın her koşulda mücadele gücünün olduğu bir daha gösterilecektir. Türk devleti Kürt Özgürlük Hareketi’ni ve gerillayı çözemez. Sonuçta çözülecek olan, bütün önceki hükümetler gibi AKP Hükümeti olacaktır. AKP Hükümeti bu politikayı bırakmadığı müddetçe gerilla direnişi karşısında çözülmekten başka bir kaderi yaşamayacaktır.

Darbeciler PKK sayesinde yargılanıyor


Bir yandan 12 Eylül ve 28 Şubat’ın yargılandığı söylenirken, diğer yandan Türkiye’de hak ihlallerinin zirve yaptığı, toplumu sindirmek için rastgele tutuklamaların gerçekleştiği, benzeri görülmemiş bir baskı kampanyası yürütüldüğü koşullarda darbecilerle hesaplaşmak mümkün mü? Yaşananlar ne anlama geliyor?
Bu konuları değerlendirirken her şeyden önce Türkiye’nin en hassas olduğu konu olan Kürt sorunu ekseninden ayrı ele almamak gerekiyor. 12 Eylül ve 28 Şubat dava konusu yapılabiliyorsa, AKP hükümeti bu davalar üzerinden kendisini demokrat gösterip iktidarda tutmak istiyorsa bunu sağlatan, Kürt Özgürlük Hareketi’nin 12 Eylül’ü de, 28 Şubat darbesini yapanları da başarısız kılmasıdır. Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı ordu 1980’den 2000’li yıllara kadar büyük bir savaş vermiş, ama başarısız kalmıştır. Önder Apo’nun yakalanmasından sonra Kürt Özgürlük Hareketi tasfiye olsaydı, gerilla Türk devleti karşısında direnemez duruma düşseydi bugün ne 12 Eylül, ne 28 Şubat’ı yapanlar yargılanabilirdi ne de 1990’lı yıllarda Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı savaş içinde olan asker, polis ve o günün görevlileri mahkemeye çıkarılabilirdi. Onlar ülkelerini terörizmden kurtarmış, terörü tasfiye etmiş kahraman güçler olarak etkinliklerini sürdürürlerdi. Ancak Kürt Özgürlük Hareketi’nin yenilmediği, ezilmediği, aksine giderek daha da toplumsallaştığı, mücadele gücünün var arttığı görülünce ordunun başarısızlığı da netleşmiştir.
AKP Hükümeti bu durum karşısında “siz başarısız oldunuz, sizin yöntemleriniz başarısız kaldı, hatta sizin yöntemleriniz terörü azdırdı, teröre karşı en iyi ben mücadele edebilirim, Kürtleri siyasal egemenlik altında en iyi ben tutarım, bu nedenle iktidar benim hakkımdır” diyerek bugüne kadar kendisini iktidarda tutmuştur. AKP “Kürtleri en iyi ben ezerim, en iyi ben kontrol ederim” iddiasıyla iktidarda durmaktadır. Eğer bu kapasitesi görülmeseydi bugüne kadar iktidarını sürdürme imkanı bulamazdı. Özcesi AKP “Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme konusunda ABD’den desteği ben alırım, Güneyli Kürtleri PKK’nin üzerine en iyi ben sürerim, içeride ve dışarıda Kürt Özgürlük Hareketi’ni en iyi ben kuşatırım, etkisizleştiririm” iddiasıyla bugüne kadar iktidarını sürdürmüştür. Türkiye’de en temel sorun Kürt sorunudur. Şimdiye kadar Kürtleri egemenlik altına alma, etkisizleştirme konusunda kimin kapasitesi varsa onun iktidar olmasına onay verilirdi. Türkiye’de iktidar olmanın kanunu hala budur.
PKK’nin orduyu etkisizleştirmesi, ordunun klasik bütün politikalarını boşa çıkarması sonucu ordunun yıpranması gerçekleşmiş, onun yöntemleriyle Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı sonuç alınmayacağı açığa çıkmış, bu ortamda AKP benim politikam ve yöntemlerim Kürtleri egemenlik altında tutar diyerek iktidarını sürdürmüştür. 12 Eylül’ün, 28 Şubat’ın yargılanmasını da bu siyasi atmosfer altında düşünmek gerekir.
Tabii ki bunları sorgulatmak, bunları etkisiz kılmak önemlidir. 12 Eylül’ün ele ayağa düşmesini, 28 Şubatçıların yargılanması konusunu Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesinin bir başarısı olarak görmek gerekir. AKP mücadele etti ve bunları etkisizleştirdi demek doğru değildir. AKP, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortaya çıkardığı sonuçları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Ancak bu sonuçları Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun demokratik çözümü için değerlendirmiyor. Onlar başarısız oldu, gitmeliler, Kürtler üzerinde egemenlik kurma konusunda bundan sonra ben başarılı olurum gibi bir yaklaşımla ortaya çıkan demokratikleşme imkanlarını kendi çıkarı doğrultusunda tüketiyor.
AKP, yargılamaları da kendi iktidarını güçlendirmek ve onların yerine kendisini geçirmek için değerlendiriyor. Yoksa o yargılamalar çerçevesinde eski politikaların mahkum edilmesi ve bir tarafa itilmesi temelinde Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünü esas almıyor. Bu yönüyle gerçekten de halkların özgürlük ve demokrasi mücadelesini tehlikeli bir biçimde kendi çıkarları doğrultusunda kullanıp Türkiye’nin yeni güç sahibi, yeni iktidar sahibi olmak istiyor. Darbecilerin yargılandığı biçimindeki değerlendirmeleri bu eksende ele almak gerekir.
12 Eylül, 28 Şubat yargılanarak devletin otoriter zihniyeti aşılıp yeni bir zihniyet temelinde Türkiye demokratikleştirilmek mi isteniyor; yoksa onların mahkum edilmesi temelinde eski otoriter iktidar bloklarının yerine yeni otoriter iktidar bloklarının geçirilmesi politikası mı izleniyor? Şu anda AKP’nin izlediği politika ikincisidir. Türkiye’nin en temel sorunu olan Kürt politikası ve diğer konulardaki klasik devlet politikalarını esasta devralıyor, onları yeni koşullarda sürdürüyor.
Tabii ki 12 Eylül de, 28 Şubatçılar da yargılanmalıdır. Ancak bu yapılırken bunların temel politikalarının mahkum edilmesi gerekir. Anadilde eğitim olmaz, demokratik özerklik olmaz, Kürt kimliği anayasaya güvenceye alınmaz, Kürtler bir toplum olarak tanınamaz, toplumsal hakları verilemez denilerek; eski politika yeni koşullarda sürdürülerek darbeyle hesaplaşıyoruz denilebilir mi? Bunlar gayriciddi şeylerdir. Bu kadar darbecilerle hesaplaşıyorum deniliyor, ama Kürtlere darbecilerin yapmadığı kadar zulüm yapılıyor.
Bu darbecileri esas olarak Kürt Özgürlük Hareketi ve demokrasi güçleri yargılamıştır. 12 Eylül rejimini de anayasasını da boşa çıkaran, 1990’lı yıllardaki politikaların da yerle bir olmasını, 28 Şubatçıların da ele ayağa düşmesini sağlayan ve toplum içinde yargılanmasını gerçekleştiren esas olarak da Kürt Özgürlük Hareketi’dir. Bu darbecilerle en büyük savaşı Kürt Özgürlük Hareketi yürütmüştür. Bu bakımdan onların mahkemeye düşmesi de iyidir, rezil olması da iyidir, kepaze olması da iyidir. Onlar bu duruma düşmeyi hak etmişlerdir. Ama bunu sağlatan Kürt Özgürlük Hareketi’dir, AKP değildir. AKP eline geçen devlet imkanlarını da kullanarak şimdi bu duruma düşenleri, bitmiş olanları yargılarsam kendimi demokrat gösteririm, özgürlükçü gösteririm, muhaliflerimi ezerim, iktidarımı on yıl daha sürdürürüm politikası yürütüyor.

Muhataplık sorunu yok Türk zihniyeti sorunu var


Türkiye’de gelinen aşamada halen muhataplık tartışmaları yürütülebiliyor. Kürtlerin bir muhataplık sorunu var mıdır?
Kuzey Kürdistan’da bir muhataplık sorunu yoktur. Muhataplık tartışmaları yapmak Kürtleri hala bir toplum olarak tanımamaktır. Kürtler bir toplum olarak tanınmadığı için bir muhataplık sorunu var deniyor. Bu nedenle şu anda Türk devleti açısından hiçbir Kürt, hiçbir Kürt grubu, hiç kimse muhatap değildir deniliyor. Yani Kürtleri muhatap alma diye bir zihniyeti yoktur. Yoksa ortada bir muhatapsızlık sorunu ya da muhatabın var olmadığı gibi bir sorun da yoktur. Sorun Türk devletinin sorunudur, Türk devletinin Kürtleri bir toplum olarak görmeme yaklaşımıdır. Bu bakımdan Kürtleri kim temsil ediyor, kim muhataptır gibi bir sorun da yoktur. Tartışmayı böyle yapmak yanlıştır. Tartışmayı, Türk devleti Kürtleri bir toplum olarak görüyor mu, görmüyor mu; Kürtleri muhatap alıyor mu, almıyor mu; çerçevesinde yürütmek gerekir. Sorun burada vardır.
Kimi bazı Kürtleri öne çıkarmaları, televizyonlarda konuşturmaları, gazetelerde yer vermeleri, toplantılarına almaları Kürtleri muhatap aldıklarını göstermiyor. Onlar Kürt Özgürlük Hareketi’ne, Kürt demokratik hareketine karşı olduğu için kullanılıyor. Yoksa ortada onların muhatap alınması diye bir yaklaşım yoktur. Çünkü Türk devletinin böyle bir anlayışı yoktur. Bu Kürtler güçsüz, zayıf olduğu için konuşturuluyor, onları kullanıyor, ama güç olsalardı, Kürtler içinde etkileri olsalardı böyle Kürt’ü de tanımazdı. Gerçek budur.
Muhatap Önder Apo’dur, muhatap PKK’dir, muhatap BDP’dir, bu açıktır. Önder Apo da, hareketimiz de BDP’nin de çözümde muhatap olduğunu defalarca söyledi. Bunları birbirinden koparmak, birbirlerinin karşısına çıkarmak mümkün değildir. Tabii ki BDP ayrıdır, demokratik bir partidir, ama muhataplığın bir parçasıdır. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketi’yle Kürt demokratik hareketinin tabanı birbiriyle örtüşmektedir. Bu gerçek ortadayken muhataplığın da kim olduğu bellidir. Bu muhatapların hepsi de belli rol oynayabilecek durumdadır. Önder Apo da muhataplıkta rolünü oynayacaktır, PKK de, BDP de muhataplıkta rol oynayacaklardır. Bunların hepsi muhataptır. Çözümde bir bütünün parçasıdırlar. Böyle görülmediği müddetçe yapılacak bütün tartışmalar hiçbir pratik değeri olmayan, yaşamda değeri olmayan tartışmalardır. Dolayısıyla Kürt sorununda bir muhataplık sorunu yoktur, muhataplar bellidir. Bunu Türkiye toplumu, Türkiye siyasetçileri, Kürtler ve dünya biliyor. İstedikleri kadar siz Kürtleri temsil edemezsiniz, muhatap olamazsınız desinler, gerçek apaçık ortadır. 

AGİT ERDAL / BEHDİNAN