Hiç utanılmadı mesela... Ar edilmedi, ailecek çekirdek çitleyerek izlenilen dizi üç beş ahlakçı tarafından protesto edildi, o kadar...
***
Aynı dönemde insan-hayvan merkezli tüm tecavüz haberlerinin sonuna bir „gül“ ekleniverdi: Ayşe-gül’ün suçu ne, Mehmet-gül’ün suçu ne vs...
Ama Marmaris’ten gelen bir haberin sunuş biçimi başka bir derde ne denli aşina ve dahi aşikar olduğumuzun göstergesiydi: „Keçigül’ün suçu ne?“
Adamın biri, makilik alanda tutmuş bir keçiyi şey ediyor. Sahibi ise bu „şey“ durumuna suçüstü yapıyor. Ama muhabirler çok komik ve fırlama: „Hanımefendi, ne yapacaksınız bu keçiyi?“ „Ne mi yapacam, ya kesip gömecem, ya da yem yapılmak üzere barınağa verecem...“ İroni tam da burada: Bu „şey“ durumuna maruz kalanların akibeti de kesilip gömülmek, ya da „yem yapılmak“ için barınağa verilmek...
***
Türkiye toplumunun pis bir iç çekişi var. Gözüm görmesin, kulağım duymasın dediğim anda bile 14 yaşındaki iki oğlan çocuğun, iki kız kardeşi iğfal etmeye yeltenmesi ve başarılı olamayınca da hunharca öldürmelerini okudum, okumak zorunda kaldım ve içimi yeniden acıttım. Kanıksamamak için görmeyecektim uzun bir süre. Alışmamak için okumayacaktım her gün her gün bu haberleri...
Verdiğim ara, zamanın da kendini kaybetmesine denk düşünce... Ve üstelik bayram ağzı her yer bi tuhaf, bi kaşıntılı ve dahi yaralı gömlek giyince... Sonra ne idüğü belli ancak umursamamız anlam yüklemek olacağından „teheyy“ dediğimiz bir gazete haftayı aşkın süredir tek haberle geceleyince...
Ne kadar pis olmuşuz, arsız, iğrenç... Aynada görecek yüzümüz kalmamış ama heyhat hala diri, hala arsız sırıtışla insanların arasında geziyor, elimiz çocuk masumiyetlerinde daha bi iyi hissediyoruz kendimizi...
Sonra bu sabah, bayram namazı ve ilk kez bu denli dikkatli dinleyebildiğim, hocanın kendini alemlerin efendisi ilan ettiği o günyüzü görmemiş ses tonu, sabah çöpü için indiğim sokakta karşılaştığım namazlık gençler... Şu sarı sakallı geçen gün yaşıtı arkadaşına „güzel ablana selam söyle, yapalım ona da bi güzellik“ demiyor muydu? Bir cinayetin alfabesine çalışmıyor muydu yanındaki kirli sakallı tiple? Sonra şu „Arnavutum ben Arnavutt!!“ diye hop hop bağıran kel şey, elindeki sallamayı „allah allah“ gezdirmiyor muydu ortalık yerde? Denk gelse Kürtçe bir iki harf, serecek upuzun sokağın orta yerine... Otopark işleten çiçek bozuğu adam, bakkal, kasap, emlakçı... Bunlar toplaşıp, karşılarına yeni açılan kuaför salonuna giren mahalle kızlarını kürsü üzerinde tastamam 6 saat boyunca kesmiyorlar mıydı? Can güvenliğim yok dedi kuaför kız, yanına eşini ve oğlunu getirtti hani... Kastamonulu komşunun yalancısı olarak söyleyivereyim: Aynı takım, mahalledeki eşcinsel genci sıkıştırmışlar sahur vaktinde...
***
Aylardan deniz, aylardan rüzgar, aylardan güneş... Hangimiz direnebiliriz bunca yanyana gelmiş güzelliğe? Hangimiz iplerimizden şöööyle bir boşanmak, içimizdeki öksüzlüğü kapamak, hayat top, tank, bomba, mermi gölgesinde ne artar ne kısalırken, hangimiz kendimizle başbaşa kalmak istemeyiz ki? Ben çok istiyorum. Gözlerimi kapamak, bir an yaşadığımı unutmak... Yaşayınca acı çekiyorsun... Çektiriyorlar ya da... Sonra bi komik ahlakçılık, o ne idiğü belli gazetenin sürmanşetinden iç odalarımıza kadar doluverdi ve birden „Batman bedel istiyor“a bindi... Batman! Sana da teheyyy!!!
Önce bir rutine binen intiharlık kızların günahını al boynundan, sonra kutsal ay, savaş, oruç, Bodrum, deniz, aşk muhabbetine gir ki inanabilelim sana... Binlerce masumun hayallerine „din“ adına ihanet etmiş bir kentin, ahlakçılık yapmaya ne hakkı var, sorarım sonra...
Ha bu arada...
Bengi Yıldız ihraç edilecekmiş... Çima?