Bazı anlar!..
Forum Haberleri —

Yaşam
- Işığın kırılması nasıl ki renkleri var ediyorsa yenilgiyi renklere vardırmak da ancak bir arayış yolculuğuyla mümkündür. Arayış insana özgüdür ve bu toprakların kadim belleğinde geçmişe bağlanır...
- Hayatta bazı anlar vardır ki, çok fazla söze ihtiyaç duymaz. Yaşadıklarımız, yaşadıkça biriktirdiklerimiz anlarda yansır. Bir yanılsama değilse eğer, belleğe dönüşür birikenler. Bellek bir kurmaca değilse eğer, umuda varır.
MERYEM RONYA
Hayatta bazı anlar vardır ki, bütün bir ömrü gölgesine alır. O anların gölgesinde bütün bir ömür yeni bir mecraya doğru akar, şekillenir ve yeniden yol alır. Bazen bir kayıp, kaybın yarattığı saf acı; bazen bir varoluş sevinci, sevincin yarattığı özgürlük duygusu; bazen de derin bir boşluğu doldurma çabası, yani kırılgan bir arayış duygusu an'ları bir hayata dönüştürebilir. Bütün bir hayat o anlarla yeniden soluk alabilir.
Hayatta bazı anlar vardır ki, okuduğumuz bir kitap, dinlediğimiz bir şarkı, gördüğümüz bir olay, bir fikir ya da rastladığımız bir insan; her biri veya tümü yaşamın içine sızar, derinlerde süzülerek usulca yayılır, kök salar. Ta ki yaşamın kendisi oluncaya dek... Böylesi anlarla karşılaşmayanımız yok gibi. Ya da böylesi anları özenle koruyarak hayallerini yeniden yaratmayanımız...O anların büyüsü yaşamakla ilgilidir, inanmakla, seçmekle. Bu yüzden o anlarda duyumsadıklarımız varolduğumuzun anımsatıcısı olur bir şekilde. Belki de hayat varlığımızdan daha çok ne kattığımızla ilgilenir, ne yarattığımızla, ne seçtiğimizle, ne hissettiğimizle... Kimi vakit hissettiklerimizden ibaret oluruz ya; bir rahatlık, bir neşe görmeyiverelim, bir sevinç duymayıverelim varoluşumuz derinden derine tedirginliğe varır hemen sonrasında... Huzurun, rahatlığın, kolay bir sevincin sezdirdiği tedirginlik ... Bin yıldır huzuru, rahatlığı, kolayca erişilmiş bir mutluluğu bilmeyen topraklarda doğduğumuzdandı sebebi..Tedirginlik arayışa varırdı her defasında. Ve arayış bir eşikti bu kadim diyarlarda...Bu sebepten olsa gerek hissettiklerimizden çok aradığımız şeye dönüşürüz. Ne de olsa bu efsunlu coğrafyada her varoluş bir hikayeye bağlanır, bir hikayeyle örtüşür. Her şey kendi hikayesini aramakla başlar belki de. Hikayeler anlardan oluşur ya, o anlara bütün bir ömür sığabilir...
Bazen görünmez bir özveriyi, kendinden vazgeçişi anlatır anın hikayesi; mesela mavi dağ koyaklarında ya da ülkeden uzak kıyıcı ve soğuk diyarlarda veyahut karanlığın hükmetmek istediği güneş içmiş topraklarda günlük telaşlar ve çabalar ortasında bir kahramanlık öyküsüdür yaşanılan. Bazen yıllar içinde sevilenler tek tek yok olurken etrafında, hayat çölleşirken bir bakıma, kendini akışa bırakmayı anlatır anın hikayesi; giderek umursamaz, ilgisiz, bencil bir varoluşa varan; sıradanlığın sıkıntısı ise bir dehşet çizgisine dönüşür. Bazen de hayat karşısında telafisi edilmemiş kırgınlıklar üst üste bindiğinde anın yenilgisine yol alır kuşkusuz. Kök salamamış ağaçların fırtınayla birlikte kırılması gibi kırıldığında insan, yaralar biriktirir; onarılmayan her çatlak, uçurumlar biriktirir; başedilmeyen her yenilgi yılgınlıklar biriktirir ve giderek yaşamın kendisi olur. Işığın kırılması nasıl ki renkleri var ediyorsa yenilgiyi renklere vardırmak da ancak bir arayış yolculuğuyla mümkündür. Arayış insana özgüdür ve bu toprakların kadim belleğinde geçmişe bağlanır... Bellek geçmişle aramızdaki en güçlü bağdır ve her arayış ülkenin belleğine uzanır bir şekilde.
İlk gençlik zamanlarında dinlediğimiz şarkıların tadını belki de yaşadığımız sürece ararız. Yaşamımıza sızan o şarkıların, o ezgilerin ruhu kimi vakit yolumuzu kaybettiğimizi düşündüğümüz anda kuzey yıldızı gibi ufukta beliriyorsa özenle sakladığımız hayallerdendir. Ne de olsa bizler acısını, sevincini, öfkesini, dehşetini, aşkını, ayrılığını, yalnızlığını, hayallerini söze, şarkıya, kılamlara döken bir kavmin soyundanız. Bu yüzden bir sözün, bir ezginin gücü kimi vakit bütün bir geleceği kendinde barındırabilir. Eskiden yani henüz her şeyin daha saf, daha dokunulmamış, daha bütünlüklü olduğu zamanlarda bir sözün, bir şarkının, bir melodinin gücü inkar edilebilir miydi? Mesela o vakitlerde her şarkıda halaya duran, kıpır kıpır, yerinde duramayan gençler tanımıştık. Özgürlüğe dair, özgürlük mücadelesine dair derin bilinçleri yoktu; ülkeyi kendi yaşadıkları köyün, şehrin sınırlarından ibaret bilirlerdi. "Bize halay katılımlı diyorlar" derlerdi gülerek, bu ifadenin çok da anlamını bilmeyerek. Yine de zulmü bilirlerdi; düşmanı, öfkeyi, sevinci, sevgiyi... Ve bu bildikleri yeterdi başkaldırıyı şarkılarla birleştirmeye. Ne de olsa sözün, şarkının gücünü anlayan, hisseden bir kavmin soyundandık.
Sadece şarkılar mı? Sözün gücünden bahsettik, yani kitaplar ya da yalnızca bir kitap... İlk gençlik zamanlarında okuduğumuz kitapların, romanların izini gerçek hayatta sürmeyenimiz, aramayanımız var mı? Roman kahramanlarıyla sevinmeyen, ağlamayan, heyecanlanmayan; kahramanları öldüğünde yas tutmayanımız var mı? Hele de devrim romanları...O muazzam halk dünyasıyla tanıştıran, halkı gücüyle güçsüzlüğüyle, ihanetiyle, özverisiyle, coşkusuyla, nefretiyle, yoksulluğuyla, kurnazlığıyla, saflığıyla anlatan kitaplar... Her birinin belleğimize, yüreğimize, günlerimize dokunduğunu hissetmişsek arayış halinde oluşumuzdandır. Ya da oluş halindeki arayışta. Anlar belleğe dönüştükçe ve geleceğe evrildikçe "ne, nasıl yaşanmalı" da önümüzde beliriverir ansızın. Mesela, Ehrenburg'un Fırtına'sını herkes bilir. Faşist işgale karşı anayurt savunmasını çarpıcı bir şekilde anlatır bu kitap. Günlük hayatlarından sıyrılan karekterler roman boyunca sıradanlıktan devleşen karekterlere evrilir. Okuyanlar bilir. Raya adlı bir karekter vardır örneğin. Sorumsuz, eğlenmeyi seven bir kadınken sevdiklerini kaybettiği andan ibaret yaman bir savaşçıya dönüşür. Saf acı onu amansız kılar. Ona sorarlar "öç mü alıyorsun?" diye. "Hayır, savaşıyorum" der, gazetelerin "faşizm" diye adlandırdıkları korkunç şey yıkılmadıkça yaşayamayacağı için savaşıyordu...Aslında bu yalın ifade tüm anayurt savunmasının özüdür. Neyle yaşanmamasının gerektiğinin bilincidir. Ve nasıl yaşanması gerektiğinin eşiğidir.
Hayatta bazı anlar vardır ki, çok fazla söze ihtiyaç duymaz. Yaşadıklarımız, yaşadıkça biriktirdiklerimiz anlarda yansır. Bir yanılsama değilse eğer, belleğe dönüşür birikenler. Bellek bir kurmaca değilse eğer, umuda varır. Umut etmek ummaktan ve umursamaktan geçer. Umut etmek kimi vakit yakıcı ve yaratıcı, kimi vakit yıkıcı ve gözü pek, kimi vakit de kederli bir duygu olsa da varolmakla ilgilidir. Umursamak da öyle. Neyle yaşayamayacağını ve nasıl yaşayacağını umursamak ile...







