ORKAN BAYRAM


Bu sene 67.’si düzenlenen Berlin Film Festivali’ne Türkiye’den seçilen tek film, Ceylan Özgün Özçelik’in Kaygı filmi.

Berlinale’de geçtiğimiz yıllarda birçok Türkiye filmi izleyiciyle buluştu. Cannes Film Festivali’nden sonra dünya sinema endüstrisinin en çok ilgi gösterdiği festival Berlinale. Binlerce konuğun arasında film yapımcıları, gazeteciler, film dağıtımcıları ve film alım satımı ile uğraşan insanlar var. Ceylan Özgün Özçelik, sinema yazarı ve uzun yıllar da sinema programları sunmuş, kısa filmler, kamera arkası belgeselleri çekmiş bir yönetmen. Kaygı ilk uzun metraj filmi ve belirttiğine göre ikinci projesinin de hazırlıklarına başlamış.

Alternatif bir Türkiye’de geçen film, Furkan Muzaffer isimli bir politikacının iktidarında Muzaffer Kardeşler isimli bir şirketin inşaatlarıyla dolu bir ülkede yaşayan televizyon çalışanı Hasret’in hikayesine odaklanıyor. Her ne kadar gerçeklerle bağlantısı olmayan isimler olsa da çizilen tablo günümüz Türkiyesi ile büyük benzerlikler gösteriyor. Orta-üst sınıf bir arkadaş grubunun güncel politik meselelere yüzeysel yaklaşımlarıyla başlayan film, Hasret’in daha duyarlı politik duruşunu ortaya koyuyor ve iktidarın bir propaganda makinesine dönüşmüş televizyon kanalı TEK TV’deki sorumsuz ve yandaş haberciliğin karakterin üzerinde yarattığı travmalarla devam ediyor. Keyfi bir şekilde yıllardır yaptığı işinden alınarak yalnızca iktidarın söylevini yeniden üretmekle meşgul kanal yöneticisi ve haber editörleriyle çalışmak zorunda kalan Hasret, büyük bir açmaza giriyor. Eril bir dilin hakim olduğu ve hakikatin yeniden kurgulandığı haberlere imza atan bu insanlar, yalnızca kendilerine söylenenenleri yapmaktan gurur duyuyor, Hasret’e de bunu dayatıyor. Bu koşullara şehrin kentsel dönüşüm gürültüsü, Hasret’in peşini bırakmayan ailesi hakkındaki unutulmuş travmatik hatıra ve yalnızlık ekleniyor; onu evinin duvarları arasına hapsediyor. Hatırlamaya çalıştıkça bütün sıkıntılar birleşiyor ve hatırlayamamanın veya başka bir deyişle unutmanın travmasına dönüşüyor. Tekinsiz müziği ve İstanbul sokaklarında, parklarında, televizyonlarında, gazetelerinde dolaşan ve kaybolan Hasret ile büyük bir gerilimin ve hatırlamaya çalışmanın gayreti içine giriyoruz. 

Filmin basın toplantısında konuşan yönetmen, George Orwell’in 1984 romanındakine benzer bir tarihin yeniden inşasından ve hatırlayamama halinden bahsetti. Televizyon kanallarında yaşadıklarınınsa yalnızca küçük bir kısmının filmde olduğunu belirtti. Bu anlamda “Unutmanın sınırı ne?” diye soran yönetmen, filmdeki iktidar söylemlerinin de birebir Türkiye tarihinden gerçek söylemler olduğunu söyledi.

Filmin dünya prömiyeri dolayısıyla sürpriz sonuna dair detaylardan kaçınılması rica edildiğinden çok detaya girmeyeceğim fakat filmin de benzer bir şekilde pek detaya girmeme kaygısı yaşadığını söyleyebiliriz. Çok başarılı televizyon kanalı ve korkunç yöneticileri, çalışanları betimlemelerinin yanında “hatırlanması gereken” filmin sürecinde maalesef pek de hatırlanamıyor. Daha çok karakterin iç bunalımları, arkadaşlarının beceriksiz yardım taleplerine karşı kayıtsız kalması ve üstüne üstüne gelmekte olan şehrin yıkım ve yeniden inşa süreçlerinin altında ezilen bir unutkanlık söz konusu oluyor. Belki yönetmenin de hatırlaması gereken şey, bu coğrafyada demokratik kesimlere yaşatılan katliamların bugün aktif bir şekilde unutturulmaya çalışılmasının yanında bunları hatırlamakta ısrar eden ve hesabını soran kesimlerdir. İktidarların bizi yalnızlaştırma çabalarını ortaklıklarımız, yoldaşlıklarımız ile alt edebileceğiz. Bu anlamda belki başka bir yazının konusu olarak Türkiye sinemasında sansür ve otosansür meselesine değinmek gerekiyor. 

Bu seneki Berlinale’ye Türkiyeli sinemacıların damgasını vuran, “Özgür bir Türkiye Sineması” eylemi ve çağrısı oldu. Bu anlamda söylemek istediklerini tam olarak da söyleyemeyen bir sinemanın da habercisi olarak görülebilir Kaygı filmi. Her gün yeni bir kara liste, sansür haberinin geldiği sinema endüstrisi açısından geleceğin pek parlak olmadığı ve Kaygı’ların pek yersiz olmadığı ortada.