Boykot, Türkiye veya Kuzey Kürdistan toplumuna genellikle İsrail veya Amerikan ürünlerini satın almamayı andırırdı. Politik bakımdan örgütlüler için de, bir kısım devrimci çevrenin parlamento seçimlerini tümüyle reddetmesi manasına gelirdi.  Bu sözcüğü giderek dillere ‘düşüren’in Kürtler olduğu ortada.
AKP Hükümeti’nin 12 Haziran seçimlerinde Kürt illerindeki hezimeti, beyhude olarak sarf ettiği “halk iradesi”ni de hezimete uğratarak; onu seçilmişlerin hakkını, dolayısıyla halkın hakkını aşırmaya sürüklemişti. BDP’nin böylece sergilediği boykot, en beklenileni ve yerinde olanıydı.

Boykotun etki yaratmadığı düşünülemez


1 Ekim’de TBMM’nin açılacak olması, haliyle boykotun devamlılığı üzerine ‘askıya alınan’ tartışmaları gündeme getiriyor. Gerçek şu ki; boykot, yalnızca eksiksiz sonuçlara ulaşmak için değil; aksi durumun elverişsizliğinin görüldüğü koşullarda da, tercih edilebilir. BDP’nin parlamentarizme pek meraklı bir şekilde seçimlerin hemen ardından TBMM’ye katılması ve yemin etmesi -özellikle malum yaşanılanlar sırasında- siyaseten hiç de saygın bulunmayabilirdi. Oysa, Kürt siyaseti kusursuz bir enerjiyle, diğer hiçbir partinin üstlenemeyeceğini ve üstlenmekten kaçınacağı şartlarla, parlamentoya alternatif sahneler yarattı. Hangi Kürdü duygulandırmamıştır ki; grup toplantısının Ankara yerine Amed’den ve dillerini sansürleyen Meclis TV yerine de Roj TV’den canlı yayınla gerçekleşmesi? Kürtler bununla, olanaklarını kamuoyuna ve egemenlere sergilemişlerdi bile.
Boykot süreci, ayrıca BDP’ye hiç oy vermemiş çevrelerde de duyarlılık oluşturdu ve Kürtlerin TBMM’de yer alması gerekliliğine çoğunluk inandı. Sayı ve nitelik bakımından küçümsenmeyecek kurum-kuruluşlar da, anayasa değişikliği sürecinin BDP’siz bir Meclis’te meşruiyet taşımayacağını sık sık ifade ettiler. Bilim insanları, sanatçılar ve birçok aydın, tutuklu vekillerin özgürlüğünü talep eden metinlere imzalarını attılar.
Velhasıl, boykot, Kürtlerin Türkiye siyasetindeki ehemmiyetini de biraz daha fazla kişiye, biraz daha öğretti, diyebiliriz. Sonuç almak ya da etki yaratmak arasındaki paralellik, tutuklu sayıları artsa bile, neredeyse aynı kapıya çıkıyordu... Zira, egemenlerin kabulünden öte toplumların katılımcılığı daha değerli, değil midir?

Demirtaş’tan edindiğim izlenim

Geçtiğimiz günlerde BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’la 1 Ekim’de ne olacağını görüştüğümde, kendisinden TBMM’ye girilebileceği izlenimini aldım. Gerek halkta, gerek Blok vekillerinde ve gerekse de partideki ağırlığın mücadelenin sadece bir parçası -ve tabii önemli parçası- olarak Meclis’in kullanılmasından yana olduğunu söyledi, sayın Demirtaş. En önemlisi, boykotun devamlılığı hususunda tutuklu vekillerin görüşlerine de başvurduklarını anlatan Demirtaş, boykot tutumunun etkisiz olmadığına inanıyor ve yukarıda özetlemeye çalıştığım gelişmeleri mühim buluyor.
CHP için ‘kuzu kuzu yemin ettiler’ söylemine sığınan Erdoğan’ın, BDP’ye de -eğer TBMM’ye katılma kesinleşirse- benzer dil ile yaklaşacağı tahmin edilebilir. Siyasette ‘imaj’ın ehemmiyeti de inkâr edilemez ancak ne Kürtlerin ne de Türkiye toplumunun Erdoğan’ın ‘çocuksu hâlleri’ne katlanmaya vakti var.
Kişisel olarak, BDP’ye-Blok’a oy vermiş bir yurttaş olarak, Kürt ve sosyalist siyasetçilerimizin TBMM’de yer alması arzusundayım. Olur da TBMM’ye dönerlerse, kendileri gibi hiçbir Kürdün ve ilericinin de ciddiye almadığı o yemini ederlerken.. bir anmayı, yani iki sözcüğü daha işitmek isteyeceğim; İbrahim Oruç!

alibariskurt@yeniozgurpolitika.org