Demokratik Kürt siyasetinin yerel seçim tecrübesi başlı başına ele alınması ve incelenmesi gereken bir konudur. Sadece dar anlamda oyların rakamsal yorumu bizi bütünlüklü gerçeğe ulaştırmayabilir. Ama her seçimin sonrasında alınan oylar, bir önceki seçimde alınana göre kıyaslanır ya da seçimde konulan hedeflere göre başarılı mı başarısız mı olduğu ortaya konulur.

Oysa BDP’nin aldığı oy oranının bir önceki seçime göre değerlendirilmesi de, konulan hedeflere ulaşılıp ulaşılamaması da sadece rakamlara göre ele alınırsa bütünlüklü bir sonuç vermeyebilir. Birincisi demokratik Kürt siyaseti 1999’dan itibaren yerel seçimlerde varlığını hep farklı isimlerle ortaya koydu. Ana eksen farklı olmasa da 1999’da HADEP, 2004’de Murat Karayalçın ekibinin başında olduğu SHP, 2009’da Demokratik Toplum Partisi ve 2014 yılında ise BDP olarak yerel seçimlere girildi.
Genel seçimlere de BDP geleneği 1990’lardan itibaren farklı isimlerle girdi. “Farklı isimlerle girmenin sonucu belirlemede etkisi olamaz” denilebilir. Ama neden farklı isimlerle girildiği sorusunun yanıtına detaylı girersek de çarpıcı bir tablo ile karşılaşabiliriz.
BDP’nin siyasal geleneğini sürdürdüğü siyasal yapılar devletin baskısı ile kapatılmıştır. Bunun siyasal hayattaki karşılığı ise şudur. Kapatılan partinin temsilcileri genel başkanlık, PM, MYK vb. temsillerin kendilerini kesintisiz sürdürmelerini engellemiştir. Çünkü siyasi yasaklar, tutuklamalar, siyaset dışına itilme durumu süreklilik kazanmıştır. Örneğin HADEP’in Genel Başkanı Murat Bozlak’tı. Sonra Ahmet Turan Demir, DEHAP’ın başkanı Mehmet Abbasoğlu sonra Tuncer Bakırhan… Demokratik Toplum Partisi Genel Başkanı Nurettin Demirtaş, Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, daha sonra Emine Ayna…
2008’de BDP’nin Genel Başkanı Mustafa Ayzit, 7 Eylül 2008’de Demir Çelik, daha sonra Hamit Geylani 2011’den sonra Selahattin Demirtaş, Gültan Kışanak… Sadece Genel Başkanlık düzeyindeki bu küçük örnekler siyasal aktörlerin değişimindeki hızı ve farklılaşmayı göstermesi açısından fazlasıyla yeterlidir.
Bunun MYK, PM üyeliklerine, il ve ilçe başkanlıklarına, kadın-gençlik kollarının yönetim düzeylerine indirgediğimizde binlerce belki de on binlerce insanın siyasal zeminden devletin bu baskısı ile ötelenmesi ve farklılaştırılması ve likide edilmesi olarak karşımıza çıkıyor.
Böylesi bir girişle 30 Mart 2014 yerel seçimlerin BDP için analizine başlarsak, bazı tespitleri daha doğru temele oturtabiliriz. Zaten cezaevlerinde BDP ve HDP’ye çıkan oyların oranındaki yükseklikte bunu göstermiyor mu?
BDP’nin Hakkari, Amed ve Wan’da istediği ölçüde başarı alamamasını “başarısızlık” referansı olarak almak yanılgı olur. Zaten Türk özel savaş sistemi böylesi bir argümanı tedavüle sokma çabası içindedir. Ama demek değildir ki BDP’nin belediye kaybettiği yerleri görmezden gelelim. Aksine daha derinlikli analizler yapılmalı ve seçmenin vermek istediği mesajla devletin bu alanlarda yürütmek istediği politikaları iyi görmek ve anlamak gereklidir.
BDP’nin seçim öncesi çalışmaları, özellikle BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve diğer partililerin performansı gerçekten de takdire şayandır. Halk siyasetinin doğru temsili yapıldığında en güçlü devlet partilerinin nasıl geriletilebileceği de kendisini gösteriyor.
Sonuç olarak BDP’nin seçim performansı tarihi bir sonuç ortaya çıkarmıştır. Kürtlerin kendi kendini yönetme, özerklik inşasının hızlandırılması mesajını vermiştir. Halkı halkla beraber yönetmek ve gerçekten alternatif modellerin ortaya çıkarılması kaçınılmazdır. Çünkü 21. Yüzyıl bu yönü ile Kürtlerin, Kürt halkının öncülük ettiği, edeceği devrimlerin yüzyılıdır. Bu nedenle sonuçları okurken, yorumlarken Rojava devriminden, AKP’nin hilelerinden, KDP’nin işbirliğinden ve de kötümserliği yaymak isteyen özel savaş politikalarından bağımsız ele almamak gereklidir.
Görünen gerçek ile hakiki gerçek birbirinden farklıdır. 30 Mart’ta kazanan Kürdistan’dır, Kürt halkıdır, halklardır. Kaybeden sömürgeciliktir.