6 Mayıs 2015’te Serêkaniyê’nin batı kırsalını DAİŞ çetelerinden temizlemek amacıyla başlatılan ve operasyonun ilk haftasında yaşamını yitiren Rubar Qamişlo’nun ismiyle anılan hamle 15 Haziran günü Girê Spî’nin (Til Ebyad) özgürleştirilmesiyle sonlanmıştı.
Tıpkı Minbic hamlesi öncesi yaşanan tartışmalara benzer şekilde bu hamle esnasında da, faşist Erdoğan rejimi DAİŞ karşıtı koalisyon güçleriyle yürüttüğü tartışmalarda Girê Spî için ‘kırmızı çizgimizdir’ demişti. Fakat Kobanê’ye ulaşma hedefinin aciliyeti YPG’yi bu tartışmalardan bağımsız bir şekilde örgütlenmeye götürmüştü. Ne koalisyonun uyarıları ne de Erdoğan’ın tehditleri işe yaramıştı.
YPG Kezwan dağını alır almaz yönünü Girê Spî’ye çevirmiş ve hızlı bir operasyonla bu bölgeyi özgürleştirmişti.
Erdoğan diktası YPG’nin bu zaferi karşısında hemen intikam hamlesi örgütlemeye gitmişti. Kobanê ve Cizîr kantonlarından hareketlenen YPG güçleri DAİŞ ile mücadele ederken Erdoğan çeteleri TC sınırları içinden geçirerek 25 Haziran günü Kobanê’ye saldırtmıştı. Bu katliam hem Kobanê kent kuşatmasında hem de Girê Spî’de yenilen DAİŞ’in (Erdoğan olarak da okunabilir) intikam hamlesiydi. Bu katliamda çoğu kadın ve çocuk 233 sivil Kürt katledilmiş, 273 sivil de yaralanmıştı.
Saldırının ertesi günü, daha Kobanê’de çatışmalar devam ederken (26 Haziran) Kızılay Ödül ve İftar töreninde konuşan Erdoğan, bir nevi saldırının sorumluluğunu üstlendiği meşhur konuşmasını yapmıştı;
"Tüm dünyaya sesleniyorum: Suriye'nin kuzeyinde, güneyimizde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Bedeli ne olursa olsun bu konudaki mücadelemizi sürdüreceğiz.”
Hakkını vermek gerekir; bu konuşmadan sonra faşist Erdoğan rejimi sözünün gereğini fazlasıyla yaptı. Kendisini adil bir savaş suçları mahkemesinde onlarca kez mahkum ettirecek suç işledi. Halklara büyük bedeller ödetti. Fakat destek verip büyüttüğü DAİŞ ile Kuzey Suriye ve Rojava’daki fiziki bağları koptuğundan beri bu vahşi terörist örgütlenme yerine yenilerini ikame ettirme çabasından hiç vazgeçmedi.
Kürtleri ezmek ve katletme maksadıyla Esad rejimi ve Rusya’yla yaptığı anlaşma gereği Hums, Hama, Şam ve Halep çevresinden çektiği çetelerini uzun süredir eğittiği biliniyor. Tümüyle kışkırtma ve özel savaş taktikleriyle yurtlarından göçertilen ve başta Antep olmak üzere oluşturulan kamplarda türlü yöntemlerle kandırılan Suriyelilerden de azımsanmayacak düzeyde asker devşirdiği bir gerçek. SADAT türü paramiliter örgütlenmelere aldığı psikopatların pratiklerini de zaten her gün basından takip ediyoruz.
(Takip etmedim diyenler 16 Temmuz günü Boğaziçi köprüsünde yaşananları hatırlasın yeter.)
Özcesi araya karıştırılacak ordu ve MİT mensuplarıyla birlikte bedel ödettirecek bir yapılanmaya ulaşmış oldu Erdoğan.
Bu girizgah ardından esas meseleye gelelim; oluşturulan bu paralı ordu ve YPG’nin karargahının bombalandığı 24 Nisan ardından (tam olarak 26 Nisan’dan itibaren) Efrin sınırına sevk edilmeye başlanan ağır silah ve teçhizatlarla ne hedefleniyor?
Son günlerde özgür basında ve kısmi demokratik kamuoyunda gündemleştiği üzere Erdoğan rejimi Efrin’e yönelik kapsamlı bir saldırı hazırlığı yapıyordu; şimdi neredeyse tamamlandı. İşin siyasi olurunu da Rusya-Esad rejiminden aldığı netleşen Erdoğan birçok kaynağa göre artık saatleri sayıyor.
Bu saldırıları, 24 Ağustos (2016) günü başlatılan ve güneye ilerleme (örneğin Rakka) imkanı bulunamadığından durmak zorunda kalınan işgal hareketinin ikinci aşaması olarak okumak yerinde olacaktır şüphesiz.
‘Hadi canım, ABD ile Rusya’nın olduğu yerde Erdoğan’ın at koşturmasına izin vermezler’ diyen saf arkadaşlar olabilir tabii. Onlara da; Rakka’yı özgürleştirmiş, DAİŞ’in başkentini yıkmış ve Ortadoğu halklarına gerçek bir bayram armağan etmiş Kürtlerin ve onların yanında saf tutan diğer tüm halk ve kesimlerin bu zaferden elde ettikleri güç ile diğer tüm kesimleri geride bırakacağı ve bunun birçok Suriye ve Ortadoğu planını alt üst edeceği gerçeğini hatırlatmak yeterli olacaktır.
Her ne kadar yeni Osmanlıcılığın fetih ve yayılma siyasetinin farkında olsalar da bu güçler de Rojava ve Kuzey Suriye Federasyon yönetim ve halklarını Türkiye sopasıyla dengelemek isteyeceklerdir.
Yüzyıllardır Ortadoğu’ya uygulanan plan aynen devam anlayacağınız; hiç birinin diğerini tümüyle yenecek kadar güçlenmesine izin verme...
Kısacası tüm kuşatma ve ambargoya; dört tarafından gelişen türlü türlü tehditlere rağmen Suriye’de 6 yıldır bir istikrar abidesi şeklinde duran Efrin kantonuna bir saldırının zemini oldukça güçlü bir şekilde oluşturulmuş durumda. 200 binden fazla Suriyeli göçmeni barındıran Efrin yönetimi her türlü saldırıya karşı hazırlıklı olduğunu defalarca ilan etti.
Bu anlamıyla gelişmesi muhtemel saldırıların şiddetli bir savaşı doğuracağını ve başlaması durumunda kolay kolay durmayacağını söylemek yanlış olmayacaktır.
Ha, bir de; Erdoğan’ın ‘bedel ödetme’ amacıyla Efrin’e saldırması durumunda, karşı tarafta duran ve bedel ödemekten bezen geniş bir kesimin de savaşın sadece Efrin’le sınırlı kalmasına müsaade etmeyeceklerini görmek gerekir.