Primatların evrimiyle geçen altmış milyonluk evreden sonra, insanlar olarak belirginleşen ana ve atalarımızdan Homo Habilis (yetenekli insan) yerini Homo Erectusa (ayağa kalkan insan) devreder. İki dönemi kapsayan bir yaşam süreci geçirir Homo Erectus, Pekin ve Jawa insanı bu dönemlerde belirginlik kazanır. Ateşin bulunması, teknik aletlerde niceliksel bir gelişimin olması, vücut yapısında dikilmelerin görünmesi ve beynin gelişmesi bu evrelerde izlenmiştir. Ardından Homo Neanderthal (ilk ata insan) dönemi gelir. Sonrası Homo Sapiens evresi olarak devam eder.
Neanderthal insan dönemi önemli bir gelişim dönemidir. İlk ritüellerin yapılması, ilk kez ölülerin mezara gömülmesi, mağaraların keşfi, aletlerin nicelik ve nitelik olarak gelişmesi vb. ilerlemeler bu dönemde başlamış. Sapiens ve ana tanrıça, öncülüğündeki neolitik devrimle zirveleşmiştir. Bu dönemlerin bütününe ‘Doğal toplum’ deriz. Bundan kasıt “İnsan türüne primatlardan kopuşla birlikte içine girdiği ve hiyerarşik toplumun ortaya çıktığı sürece kadar süren uzun toplumsal zamanda yaşayan insan toplulukları düzenidir. Genellikle klan olarak kavramlaştırılan ve nicelikleri 20–30 dolayında seyreden bu topluluklar için, kullandıkları taş aletleri itibariyle Paleolitik ve Neolitik dönem insanlığı da denilmektedir. Doğada avcılık ve toplayıcılık temelinde hazır bulduklarıyla beslenmektedirler. Bir anlamda hazır doğa ürünleriyle geçinmektedirler. Bu diğer yakın hayvan türlerine benzeyen bir beslenmedir. Dolayısıyla bir toplumsal sorundan bahsedemeyiz. Klanımız sürekli araştıracak, bulduğunda ya toplayacak ya da avlayacaktır. Aletler ve ateş keşifleri geliştikçe ürünleri daha da artacak, arttıkça tür olarak daha hızlı gelişecek. Ve primatlarla aradaki mesafe açılacaktır.” (Abdullah Öcalan)
Mezarın buluşu
Bu ilk ana-ata insanın mezarı buluşu ilgimizi çekmiştir. Nasıl geliştiğini özetlemeye çalışalım: Bu dönemlerde kadın ve erkek arasında cinsel birleşmeler olsa da, bunu anlamlandıracak durumda ve bilinçte değillerdi. Bu nedenle hamileliğin, bu birleşmeler sonucu olduğu düşünülmezdi. Dolayısıyla kadının hamilelik aşamaları bir gizem yaratır. Kadının kendi nüvelerini de geliştirirdi. Aslında tüm dişiler için bu böyledir. Kadının hamilelik konumu göz önünde olduğundan hep ilgi uyandırır ve hep de gizemli tutar. Bu durum mezar keşiflerini ve ilk ritüelleri doğurur. Nasıl mı? Şöyle:
İlk insanların gözlemlediği şey, kadının karnından bir canlıyı dünyaya getirmesidir. Doğum; kapalı, örtük bir dünyadan açık bir dünyaya geçişi gösterir. İlk insan bunu böyle gözlemler. Yani insan kapalı bir yerden gelmektedir. Ve geldiği
kapalı yerde canlıdır. Doğum bunun tezahürüdür. Bu durum insanda, insanların ölmesi halinde onu toprağa çukur açıp gömerek bir anlamda ana karnına geri göndermeyi anlatır. İnsan ana karnından canlı olarak çıktığından oraya tekrardan dönmesi (yani toprağa gömülmesi) yeniden canlanması anlamına gelir. Toprakta kazılan çukur, ana karnını temsil eder. Ölünün oraya gömülmesi ise (kapalı yere) onu ana karnına geri göndermek olur. Mezara gömüş tarzları ise çocuğun ana karnındaki duruş tarzı gibidir. Mezar etrafında yapılan ritüeller de böyle başlar. Yine gömülen ölünün canlanacağına inanıldığına eşyaları da beraber gömülür. Kısacası bu buluş ananın hamilelik ve doğum süreciyle gelişmiştir.
Kadının tanrıça düzeyine çıkması
Kadının hamileliği yani doğurgan oluşu Paleolitik ve Neolitik dediğimiz Doğal toplum sürecinde yüzlerce buluşa (ilaçların keşfi, yiyeceklerin çeşitlenmesi, mağara keşifleri, toprağa dokunma ve toprakla iç içe geçiş, çanak ve çömlekçiliğin keşfi, hayvanları evcilleştirme, köy devrimleri, ilk büyücülük-bu aynı zamanda ilk bilimin de gelişimidir- vb.) imza atması, kadını kutsal tanrıça düzeyine çıkarır. Toplayıcılık dönemleri bu anlamda barışçıl, özgür özellikler taşımaktadır. Bol gıda elde edilmiştir. Gıdanın insan üzerindeki etkisi ve vazgeçilmezliği düşünüldüğünde kutsanması ve tanrılaştırılması olağan bir gelişmedir. Doğal toplum insanı gıdayı elde ediyor, inanıyor, besleniyor ve kutsuyor. Bu anlamıyla tanrıları, gıdaları oluyor. Yarı totemik, dini bakış bu eksende gelişiyor. Yani tanrıları, yanı başlarında olan gıdalarıdır. İlk tanrısal süreçlerin gelişimi böyledir. Daha sonra cezalandıran, acı çektiren, onlarca isme bürünen, gökyüzüne çıkarılan tanrılar haline getiriliyorlar.
Doğal toplumda kadın toplayıcılığının yanında erkeğin da avcılığı geliştirme durumu vardır. Kadının toplayıcılık kültürü ne denli barışçıl, özgür faaliyetse, erkeğin avcılık kültürü de ol denli karşı faaliyet, savaş kültürünün zeminidir. Çünkü avcılık, kurnazlık demektir. Bu kültür bağrında tuzak kurmayı, avlanmayı, yaralama ve öldürmeyi, her türlü teknik yaratıcılığı, uyanıklığı gerektirmektedir. Köy devrimlerinin gelişip yerleşik yaşama geçilmesiyle birlikte avcılık geri planda kalmakta, avcı erkek yerleşik toplum içindeki yerini almaktadır. Avcı yeteneğinin dışında bir etkinliği olmadığından silik bir duruşun sahibi olmaktadır.
Bu durum böyle kalmaz, doğal toplumun ilerleyen aşamalarında erkek; avcılık aşamasında öğrendiklerini kadına ve onun toplumuna karşı kullanmakta ve karşı ev örgütlenmelerine gitmektedir. Uygarlığın gelişmesiyle Şamanizm dinini -ki Şamanizm bir erkek dinidir- elinde tutan erkekler, kadının yanı başında dost tanrılarını cezalandıran, göğe çıkartan konuma getirirler. Bu erkek egemenlikli sınıfsal tarihin başlamasıdır. Aynı zamanda insanlığın, insan beyninin ilk defa tecavüze uğramasıdır.
Tek tanrılı sistem
İşte yorumlamaya çalıştığımız tanrılar böyle yaratıldı. Önce çok tanrıcılıkla başladılar, sonra tektanrılık süreçleriyle devam ettiler. Din ve Allah konuları, başlı başına sosyolojik bir incelemeyi gerektirir. Kaba materyalist yaklaşımlar sağlıklı ve faydalı sonuçlar doğurmaz. Genelde bu böyle yapıldığından işin özü anlaşılamıyor. Kaba, retçi, inkârcı ya da tutucu eğilimler boy veriyor. Bu nedenle insanoğlu, insan kızı verili dünya düşüncesinden kurtulamıyor.
Mitolojik ve pozitif bilim eksenli düşünceleri aşmak gerekiyor. Dogmatik ve determinist bakış açısı bu düşüncelerin ürünü olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla kendimize şu sözleri hep tekrarlar dururuz. Bu dünya alışkanlıklarını, düşünce kalıplarını aşmadan insanlaşma, özgürce düşünce gelişmez. Anlama fiili de işlenmez. Bu kalıplar genlerimize, sinir sistemlerimize kadar yerleşmiş durumda. Hem de dozajı yüksek uyuşturucular gibi. Bu etkilerden kurtulmak iyi bir çabayı; yoğunlaşma, aktif düşünme ve aktif arayışları gerektirmektedir.
Verili düşünce alışkanlıklarından kurtulmak!
Basit bir şeyden bahsetmiyoruz, verili dünya alışkanlıklarından ve düşünce kalıplarından kurtularak; yeni düşünme biçimleri geliştirmemiz gerektiğini söylüyoruz. Bu kalıplar yer çekimi gibi şeylerdir. Bu çekimlerden kurtulmak hiç de kolay değil. Beyinlerini kireçleşmiş, yürekleri nasırlaşmıştır. Her saniye bunları hissediyoruz yanı başımızda.
Dünyamız, insanların çok kötü şekilde uyuşturuldukları kamp haline getirilmiştir. Bu kampın dışına çıkamıyoruz. İzin vermiyorlar buna. Kaçma vb. gibi teşebbüsler ağır cezalandırılıyor. İçe yönelik geliştirilmeye çalışılan uyandırma ve kendine getirme girişimleri son derece vahşi yöntemlerle bastırılıyor. Bu kamp, dünya kampı. Bu kampın içinde şu ana kadar özgürlük adına mücadele edip de çıkmaya, örgütlenmeye çalışanlar kamp yöneticilerine, kamp sistemine hizmet etmekten öteye gidemediler. Marks, Lenin’i bile yutan sistem ve onun devlet biçimiydi. İşin kolay olmadığı ve basite alınamayacağı ortada. O zaman nasıl bir çıkış yapmak gerekiyor? Bilge’nin şu harika tespitini aktarmalıyım: “Tarih başlangıcında gizlidir. Başlangıcını çözemeyenlerin tarih bilgisi, tüm felaketlerin nedeni olan cehaletin de temelidir” der. Demek ki, doğru bir tarih tespiti yapmak gerekiyor.
Bugünün sosyal bilimcileri ‘kırk yamalı bohça’ gibi parçalı teoriler üretiyorlar. Sonra bunlar insanlığın gerçek tarihi değil, daha çok hanedanların tarihidir. Bu nedenledir ki, kadının, etnik halkların tarihi yoktur. Dağlarda, çöllerde, orman kovuğunda yaşayanların tarihi ise ‘barbar’ vb gibi tarihler olarak gösterilmiştir. Bu nedenle ürettikleri teoriler insanın, insanlığın sorunlarına cevap verecek düzeyde değil. Çünkü çıkış yaptıkları nokta, yanlış. Doğru bir tarih analiziyle çıkış yapamıyorlar. Bu nedenle tanrı ve gelişimi sosyolojik bir izaha kavuşmuyor, daha muğlak ve kafa karıştırıcı bir hal alarak günümüze kadar geliyor.
*Diyarbakır D Tipi Cezaevi