Bu yazı, Avrupa sahnelerinde söylediği şarkıların devrimci sözlerine göre yaşamak adına, bilme tarzındaki yanlışları sorgularken kendi doğasının farkına varan ve kökenlerine doğru yürüyüp özgür dağlara ulaşan ve şimdi özgür dağlarla birlikte şarkılarını özgürce söyleyen bir Dersim aşığının kaleminden çıkmıştır.
Kendi deneyimimdir ki farkındalık sayesinde avazım daha özgür çıkıyor; hücrelerimin bile özgürlük şarkıları söylediğini hissediyorum.
Dünya sistemini aşan bir düşünce ve yaşam anlayışı sayesinde, yeni bir bilme tarzı sayesinde şimdi daha acılı ama inanın ki her zamankinden daha umutluyum…
Tarih boyunca binlerce büyük düşünür, filozof, peygamber ve önder dünya sistemiyle sürekli savaş halinde olmuşlardır. Bugün de dünyanın egemen sisteminin bilgi yapısıyla hakikat arayışındaki bilgi yapıları bu savaşı sürdürmektedirler. Ve yeryüzünde hiç kimse bu savaşın dışında kalmamakta, istese de bundan kaçamamaktadır.
Mitoloji, din, felsefe ve bilimle binlerce düşünce yumağına sarılmış dünyamız, bir delinin dengesi gibi hareket etmektedir. Bu nedenle ellerinde dünyanın en hızlı iletişim araç-gereçleri olduğu halde toplumlar, kendilerini nasıl bir yaşamın beklediğini, gelecek yüzyıllarda torunlarına neler bırakacaklarından habersiz, cevapsız yaşamaktadırlar, tabi buna yaşam denirse? Şimdikini değil gelecekteki toplumları da bu düzeye getirmek isteyen egemen devlet zihniyeti en çok da bu sayede kapitalizme kan pompalamaktadır.
Toplumların zihniyetlerine hükmederek insanların doğal ve çok renkli dünyalarını yıkmak ve yerine homojen topluluklar yaratmak istemektedirler. Nasıl ki hayvanat bahçelerinde sahte dekorlar yaparak hayvanların dünyalarını değiştiriyorlarsa, kapitalizm de toplumları aşırı tüketime sevk ederek ve meta bağımlı insanlar yaratarak bunu yapıyor. Böylece içi boş, kof, kapitalizmin çıkarları temelinde yaşamaya devam eden bir toplum yaratmak istiyor.
Önemle vurgulanması ve yanıt aranması gereken soru; insanların ne için yaşadıklarıdır. İnsanlar yemek için mi yaşamalı, yoksa yaşamak için mi yemelidirler? Sıkça duyulan bu soru oldukça basit, ancak basitliği kadar da anlam ve derinlik içermektedir. Soru, toplumun kültürel bir varlık mı, yoksa kökenleriyle bağlantılı olan maddi bir varlık mı olduğuna da işaret etmektedir. Yemek için yaşadığını dillendirecek olanlar tam da kapitalist modernitenin yaratmak istediği insan modelidir. Yaşamak için yediklerini savunanlar ise, toplumu kültürel bir varlık olarak savunanlardır. Ve elbette doğrusu da toplumun kültürel bir varlık olduğu gerçekliğidir.
Egemen kesimler, kapitalistler, insan tüccarları, toplumları bölenler, toplum-kırım gerçekleştiren zihniyet sahipleri kapitalizmin tüketim toplumunda çok rahat boy verdiğini bilmektedirler. Sistem doyumsuz kişilikler yaratarak çıkarlarını koruma ve kendisini sürdürmeyi garanti altına almak istemektedir. Tüm bunlar nasıl oluyor diye soranlar bir kez daha dönüp zihniyetin rolüne bakmalıdır.
Olay, düşünce, eylem bağlantılarını kuramayan; kendisine verili olarak sunulanla yetinen ve üstelik bununla övünen bir zihniyet durumu toplumsal akıldan kopmuş, en alt seviyelere inmiştir. Sebebi yanlış bilmelerdir. Artık sorgulamaz, tepki vermez. Boyun eğdirmenin, “sürü” yaratmanın tarih boyunca bilinen en etkili yolu budur. O halde okuma alışkanlığımızı gözden geçirelim ama daha da önemlisi okuduklarımızı ne kadar hazmettiğimizi, ne kadar süzgeçten geçirdiğimizi sorgulayalım.
Kaosun obezleri!
Bilgi obezi haline gelmek de çare değil. İnsan beyninde toplanan bilgilerin çokluğu değil karmaşıklığı insanı obez haline getirir. Küçücük bir yanlış bilgi kırıntısı bile insanın beynini karıştıran virüs rolünü oynar; hem akıl hem de ruh sağlığını bozar. Hapishaneler, karakollar, hastahaneler, tımarhaneler, devletin okulları, çeşitli büroları, televizyonlar, hele ki en sahtesi olduğu halde adına sosyal denilen sanal ortam, bunlar hep çürütücü virüslerin üretildiği alanlardır. “Tüketim toplumu” denilen olgu öyle bir hal almıştır ki insan kendi beynini yer hale gelmiştir. En soylu duyguların bile hızla tüketilmeye başlanması bu nedenledir. Böyle bir toplumu hiçbir güç koruyamaz. Ve bu sistem içinde yaşadıkça hiç kimse kendini bu virüslerden arındıramaz. Bilme tarzımızı gözden geçirirken yama yapmak, parçalı düzeltmelerde bulunmak hiçbir değişime yol açmaz, aksine bilmelerin kaosunu derinleştirir.
Geriye tek çare kalıyor: Kapitalist düzenden sonsuza dek “boşanmak” kendi toplumsal sistemimizi inşa etmek! Bilme tarzlarımız ancak kendi toplumsal doğamıza, özgür yaşama kavuştuğumuzda gerçekten “bilmek” halini doğurur. Yabancı bir sistemin etkilerini yaşarken farkımızı oluşturamayız; farklı olup olmadığımızın farkına bile varamayız.
Bilmem anlatabildim mi?
Şimdi Avrupa konserlerinde olsam sahneden tek bir cümleyi haykırmak isterdim: Ey! “Bilmek farkında olmaktır.” Farkındalığın muazzam özgürleştirici gücünü anlatan bu sözdür beni benle, beni hakikatle, beni Pir’imin vasiyetiyle, beni Önder Apo’yla buluşma yoluna sevk eden.
Şimdi bilmek zamanıdır; bilmenin coşkusuyla farkında olmak, farkındalığın gücüyle acıları güce dönüştürmek ve özgürleşmek zamanıdır!
Zamanı kendi elleriyle şekillendiren bilgeye ve bilgece yaşayanlara selam olsun!