"Doğruları araştıran ve yazan gazeteciler köpek, bedenine sahip çıkan kadınlar terbiyesiz, BDP’liler kalleş ama bize her gün yeni küfürler ve hakaretler eden adam ise başbakan… Gel de çık işin içinden…” diyor sevgili Esra Çiftçi Yeni Özgür Politika’daki son yazısını bitirirken.
Kadın dilini her zaman güzel buldum. Çoğunlukla erkek diline kıyasla daha duygulu, daha saygılı, dana barışçıl, daha bütünleştirici. Hele de Özgür Politika’daki kadın yazarlar. En köklü acıları bile tek materyali barış ve özgürlük olan o gelişkin yüreklere nasıl sığdırabiliyorlar, gıpta ediyorum çoğu zaman. Esra da bunun örneklerinden biri. Sadece aklıyla yazmıyor, aynı zamanda ahlakını da sergiliyor yazılarında. Dilini esirgemiyor ama edebinin ölçüsünü de ortaya koyarak yazarlığının düzeyini örnek olarak sunuyor okuyucuya.
Ah, onun gibilerden bir olabilsem diyorum.
Dilime hakim olamıyorum çoğu zaman. Onurlu bir gazetede bir şerefsize bile "şerefsiz” diye hitap etmenin okurlar tarafından tepkiyle karşılaşacağını bildiğim için yazamıyorum.
Yoksa ben o şerefsize çoktan şerefsiz derdim.
***
Türkiye Devrim’i cezaevlerinden başlayacak belli ki. 
Konunun teorik donatımını (onların bilgilerine çok da gerek olmamasına rağmen) siyasi ağabeylerimize bırakalım, konuşsunlar, konuşsunlar, konuşsunlar. CHP de "açılım” demeye başladığına göre, yeni katliam projelerine hazırlanmalıyız: Kurt kuzunun sağlığıyla ilgileniyorsa yüreğinin temizliğinden değil, açlığından dolayıdır.
Uygulama sırasında BDP var artık.
Tutuklu ve tutuksuz milletvekillerimiz için KCK üyesi olmaktan dolayı tezkere verilmiş meclise. Halk önderleri sayın Öcalan da içinde olmak üzere on binlercesi zaten toplama kamplarında esir olan ve buna rağmen "dönen dönsün / ben dönmezem yolumdan” demekte ısrar eden bir toplumsal ahlaktan söz ediyoruz artık "Kürt” denince. Sistemin vaatlerine kapılarak "dönme özgürlüğünü” kullananlar özgürlüğü satarak rezil olma pahasına döndüler zaten. Ama bir toprak parçası için ve o toprağın üzerindeyken, özgürlüğün her alanını kullanarak "bu toprak benim tarihim, benim kültürüm, benim kimliğimdir” diye haykıramıyorsa eğer insan, gidilmiş olan yer "vatan” değildir.
"İlle de benim kafesim” diyen Bülbül ve altın kafes öyküleri boşa anlatılmamıştır destanlarda halklara. Bu nedenledir ki dağ ile simgelenmiş olan Kandil özgürlüktür her Kürdin algısında.
Ötesi hep beraber: "dönen dönsün / ben dönmezem yolumdan.”
***
Öcalan’ın yaşam koşullarına ilişkin sorular politik duruşu nerede olursa olsun bütün toplumu rahatsız edecek kadar ciddi bir endişe kaynağı olmaya başladı artık. Tecridin bu kadar uzun sürdürülmesi sayın Öcalan’ın Türkiye halklarıyla ilişkisinin bütünüyle kesilmiş olmasına rağmen, hükümetin politik hedeflerine ulaşamaması, devletin, Kürtlere karşı öfkesinin ve saldırganlığının düzeyini geliştiriyor.
Çoktandır "Öcalansız asla!" sözü artık sadece bir politik slogan değil, Kürtlerin kendi yaşamlarını ve geleceklerini kurgulamaları sürecinde mihenk taşını oluşturan bir yaşam ideali olmuştur. Kürt halkının haklı taleplerinin çözümüne ilişkin atılacak hiçbir adım artık PKK’siz, Öcalansız, KCK’siz olamaz. Bu gerçekliğin kabul edilmemesine dayandırılarak çizilmek istenen bir gelecek programı daha başında Veysi’nin sözünü ettiği ölüsevicilik sapıklığının ifadesinden başka bir şey olamaz.
Artık tarihen kanıtlanmıştır ki, "en iyi Kürt ölü Kürt’tür” "politik ideali” son otuz yılın özgürlük mücadelesiyle kesin olarak tarihin mezarlığına gömülmüştür.
***
Bu ülke yepyeni şeylere hamiledir. Genetiğinde özgürlük, barış ve emek olan bir çocuk mutlaka doğacaktır bu ülkede. Belli ki doğumu engellemek isteyen güçler de ellerinden gelen her şeyi yapmaya kararlılar.
Olsun!
Sezeryanla da olsa, bu ülke gözlerinde özgürlük, barış ve emek ışıltıları taşıyan hak ettiği yarınları doğuracaktır. Ben emek ekseninde, çoğulcu, özgür ve barışçıl bir gelecek için uzmanların elinden gerçekleştirilen bir sezeryanın bu toplumun yarınları için zorunlu olduğunu düşünenlerdenim.