Yazıya nasıl başlayacağımı bilmiyorum, öyle bir adamla karşı karşıyayız ki, faşizmi uygulamasına karşın faşizmin ne olduğunu bile bilmiyor. Hani daha çok kahve oyunları için söylenen “Bunu da bilmiyorsan git kumda oyna” deyimi vardır ya, aynı öyle bir durumla karşı karşıyayız. Esasında Recep Tamam Erdoğan’ın iki farklı çıkmazı var, birisi siyaset cahilliği ve yukarıdaki deyime bağlı davranışları, ikincisi de mahalle maçında topu o aldığı için aynı anda hem kaleci, hem defans, hem de golcü olduğunu sanıyor. Bu öyle bir sanma ki, karşı takımın da penaltısını kendi atıp, topa vurduktan sonra koşa koşa kaleye geçip kendi attığı şutu kurtaracak. Ve bununla da kalmıyor, kendi attığı şutu kurtaramazsa çevresindekiler yandı, kendi attığı golü yemekten de onlar sorumlu.
Oysa maç öyle oynanmıyor, bir paslaşma gerekiyor, Aykut Kocaman çok iyi golcüydü ama ona o pasları milimetrik taşıyan Oğuz Çetin ya da başka arkadaşları vardı. Erdoğan eğer gol atacaksa, sanıyor ki o gollük pas yukarıdan vahiy gibi önüne cumhurlop düşecek. Oysa dünyada işler böyle değil, bişeyler yaratmak ya da yapmak istiyorsan dünya göktanrı yerine yanındaki ekiple, sorarak, dayanışarak iş yapıyor. Böyle olmasa Trump gibi birisi değil başkanlığı, şerifliği bile düşünde göremez. Önceki Reagan da öyleydi, baba-oğul Bush’lar da, neredeyse son yılların bütün cumhuriyetçi ABD başkanlarına bakın, tek başlarına birer HİÇ’ler.
Ekip işi öyle bişeydir ki, kimileyin rakip takımla anlaşmak zorundasındır, bunu sert oyun karşısında yaparsın, küfür konusunda yaparsın, önemli bir milli maç öncesi daha az sert oynayarak yaparsın ama Erdoğan öyle değil, kendi inisiyatifi dışında her yapılanı şike sayıyor. Kimileyin hemfikir olduğu konuda mecliste HAYIR diyor yada dedirtiyor, çünkü bunu meclise taşıyan kendisi değil.
Son örneği niye verdim, çünkü kendisi vekil yapılamaz diye bir engelle karşılaştığında ilk iş olarak AİHM’e gitmiş, buna onlar karar versin, bakalım beni engelleyebiliyor musunuz tavrı koymuş. Şimdi HDP eski eşbaşkanı Selahattin Demirtaş konusu duruyor önünde, daha doğrusu onun önünde durmuyor, mahkemenin önünde duruyor ama o mahalledeki topun sahibi ya, golcüyken hakem de sandığından kendisini, bu konuda da kararı kendisi vereceğini sanıyor.
Oysa yaşam ne o kadar basit ne de kendin pişir kendin ye tarzı dönüyor. AİHM’in aldığı karar sonrası Adalet Bakanı Abdülhamit ne doğru bir açıklama yaptı, kararın yazılı olarak ellerine gelmediğini ve ayrıca buna mahkemenin karar vereceğini söyledi. Madem kararı mahkeme verecek, kararın bakanlığa gelmesi önemli mi, diyebilirsiniz ama önemli, çünkü bu tip uluslararası işlemler bakanlık kanalıyla yapılıyor. Benim Fransa’da ifadem de böyle alındı, mahkeme Türkiye adalet bakanlığına, onlar da Fransa adalet bakanlığına yazarlar, Türkiye’deki mahkeme, benim Fransa’da ikamet ettiğim bölgenin mahkemesine yazamaz, muhatabı değildir.
Peki Recep Tamam Erdoğan ne yaptı bu durumda, “Sen kimsin, kabul etmiyorum, öyle bişey yaparım ki, Selahattin Demirtaş ömür boyu çıkamaz” havasında bir açıklama yaptı. Aynen yazdığım gibi, Erdoğan cumhurbaşkanıyken hem adalet bakanı hem de mahkeme heyeti olup çıkıverdi. Oysa bu uygulama bile Türkiye’nin başına öyle bir bela açar ki Erdoğan bunun farkında değil, çünkü o kendisini aynı zamanda AİHM savcısı da sanıyor, kararı onun izinli olduğu gün vermişler tavrıyla üyesi olmadığı bir heyetin kararına şerh koyuyor.
Bütün bu olanları bir maç olarak alırsak, Erdoğan hangi spor dalı olursa olsun, birtakım kurallar var ve onlara uymak zorundasın. Aksi durumda ne mi olur, bir daha maç yapamamak üzere bütün liglerden atılırsın, eğer bunu da bilmiyorsan, git de kumda oyna, bizim seninle uğraşacak zamanımız yok.