"Trajik dediğimizde zihnimizde bulanık biçimde canlanan ve aslında bütün tragedya yapıtlarının içerdiği bazı şeylere bakalım: Şiddetli, kavurucu ruhsal acı var; kader veya alınyazısı nosyonları var; kozmik ya da ilâhi yasalar ve bunları çiğnemeye yeltenen bireyler var; bir yanda yüksek ihtirasları veya idealleriyle öte yanda intikamcı veya kısıtlayıcı tanrılar arasında sıkışan, parçalanan kahramanlar, çok da anlayamadıkları birtakım güçler ve yasalara kurban edilen kahramanlar var; erdemli insanların bir anda canavara dönüşmesi, talihlerin birdenbire ters dönmesi var; haksızlık ve intikam var; kirlenme ve arınma var." (Orhan Koçak)
Hayat git git bitmiyor, işaretleri okumaya ise ömür yetmeyebiliyor. Bazen bir dağın, bir barikatın, bir kitabın içindeki bir alıntının yolumuzu kesip ezberimizi bozması işimizi-düşümüzü kolaylaştırabiliyor. Bir yandan "Esas duruş mülkün temelidir" cümlesine bağlı olarak halkları teslim almak, öte yandan demogojinin de ötesine geçen bir yalan imparatorluğu hevesi günü özetliyor. Espriyle söylemek gerekirse "demagojinin" de bir yere kadar haysiyeti vardı, "çıplak yalan" çıktı "demagojinin" bile mertliği bozuldu! "Yalan" derken sadece muktedirlerin malum yalanlarından söz etmiyorum. Eline tek taş almayanların, dağlara turistik yürüyüş mekanı olarak çıkanların, hayatlarında zabıtayla bile karşı karşıya gelmemişlerin, geçmiş kimliklerini, hatıralarını mülkiyet dünyasına kaydedenlerin, dağları, dağbanları işaret edip kötüleyerek kendilerini doğrulamaya çalıştıkları siyasal ve ahlaki bir çürümeden söz ediyorum.
12 Eylül 1980 öncesinde, hızla devrime koşanların daha hızlı koşarak kapitalizme, devlete, milliyetçiliğe-ırkçılığa dönmelerini meşru gördükleri "sol/devrimci" bir başka sistem içi düzendir bu. Yerel ve evrensel talihlerin/tarihlerin bir anda tersine dönmesiyle başlayan hayat tarzlarındaki, bunun teorize edilip normalleştirilip zihinlerdeki devasa çürüme. İsyan edip ayağa kalkmak yerine, dünyayı değiştirme çabalarının yenik düşmesi gerekçe yapılarak çaresizliğin ve pespayeliğin teori ve pratiğinin güzellendiği bulaşıcı bir çürüme...
Her yerde, işaret ve itiraz parmaklarını yitirmeden benzerlerini aramayı sürdürenler için mülkiyet dünyasının kapsam alanında konuşlanıp yanlış yaşamak ve yanlış yaşlanmak ayıptır, günahtır, yazıktır! Devletin dizi dibinde, dili dibinde "Uyurken yüreğimizi düzeltemeyiz..." Yazılarımda sıkça altını çizdiğim "başa dönmek", döndüğümüz yerin aynı yer olmadığını bilerek, ilk bildiririn, ilk afişin, ilk yürüyüşün, ilk alıntının, ilk sloganın heyecanına dönmek ve sahiplenmek, geçmişimizi, eleştirmeden tıpkıbasım çoğaltmak değildir. Yeni bir hayatın, yeni bir devrimin acemileri olmak geçmişi eleştirerek yeni kendimize, yeni "biz"lere ve yeni "ben"lere taşınmak hevesidir.
Devrimci olmayan hayatlardan devrimci projeler çıkmayacağını bilmek için başımıza daha kaç kere devlet düşecek! Öte yandan, muradımız "politikacı olmak" değil dünyayı değiştirmek için politika yapmak ise ve Sosyalizm aynı zamanda "ahlaki" bir duruş ise, her şeyden önce, sınırlarımızın ne olduğunu ve bu sınırdan içeriye girmemesi gerekenleri bilmeliyiz. Geçmişimizin şimdiki hayatlar üzerinden ele geçirilmesi "ipsiz bağlanarak" teslim olmamızı sağlayan "içerden işleyen" ama ucu mülkiyet dünyasına bağlı bir mekanizmadır. Eskiden iyi ötsünler diye bülbüllerin gözlerinin toplu iğne ile kör edilirmiş. Sözcüklerimizin, kavramlarımızın kör edilmesini istemiyorsak, birbirimize devrim, aşk, şiir olmak varken, birbirimize devlet olmadan "tanışmak ve yeniden tanışmak" dışında seçeneğimiz yok.