Karlıova, Goniga jor ovasının kıyısında, yamaca yaslanmış bir köydü. Adı Kanîreş...
Kemalist ırkçılığın "her Kürdün tepesine bir karakol” uygulamasıyla ilçe, adı da Türk ırkçılığının coğrafyaya teşmili tertibinden Karlıova oldu. Gördüğünü, yere yatırıp döven jandarma, işi düşene ceza kesen mahkeme ve eğreti olarak kondurulmuş bir kaç saç baraka devleti temsil ediyordu.
Halk, köyün yeni şekline "Kaza” diyordu. Kaza’da Türk memurlar ayrık otu, Jandarma, uzaydan gelmiş hisi veren korkuluktu. Kanîreş kaza ama, Kaymakamlıktan sonra ayrılıp, Ankara radyosunda çalışan Muhtar Körükçü’nün "Köyden Haber” kitabında yazdığına göre, Karlıova 1950’lerde, düzgün sokağı olmayan, evleri iç içe, yazın hep toz tirrojları yükselen, yağmur mevsiminde içinden çıkılmaz çamur, kışın kardan kapıları da belirsiz köydü. 
Çarşısı, Liceli çerçilerin açtığı bir kaç dükkandan ibaretti. Dükkanlarda köylüler için çay, şeker, sigara, gaz yağı, çocukların sevdiği "kırmızı şeker”, kuru üzüm, tütün bazılarında da "pırti” satılıyordu.
Hasan Lütfü Atlı, 1925’de idam edilerek öldürülen baba ve amcasına saygıdan Kazanın değişmez Belediye başkanı, Bego belediye çavuşuydu. Belediye Başkanının ne işe yaradığını kimse bilmiyor, ama Bego, korku veren etkinliğiyle "ağır çeken” biriydi. Çünkü, "Kaza”da han yoktu. Kazaya gelen köylüler atlarını "orklayarak” çayırlara salıyor, Bego da yakaladığını hapsediyor, sonra sahibine ceza kesiyordu.
"Serdo e Hirçê” Kaza’nın kasabıydı. Yerli müşterisi hiç yoktu. Çünkü, kiloyla et satın almaları ayıptı. Serdo’nun müşterileri, "dünya görmemiş, masta da hasret Türk” denilen, hasta, "kangren kullek” bir koyun bulup kestiğinde, et yeme bayramı yapan memurlardı.
Kaza, 1970’lerde gelişmeye, Türk devletinin, Kürdistan’ı bir kere daha yeni baştan "fetih” seferine çıktığı 1980’lerde, koruculuğu onursuzluk sayıp, köylerinden kopanların yerleşmesiyle büyüdü.
Varo ile Gonig, kültürel geleneklere bağlı yaşama biçimiyle Kürdistani ruh ikiziydi. Barbarist darbelere rağmen, bu ruhunu hep korudu. İki yerleşim biriminde de Kürdistani ruh yerel iktidar oldu. Devletin tehdit ve vicdan harici işkencelerine rağmen, Karlıova’nın iki köyü Çırık ve Çataxa Jor hariç, belki "peçeli” ajan çıktı, ama, Kürdistani ruha ihanet olan koruculuk, bu bölgede tutunamadı. Haydutlaşma sürecinde, Çırık’tan korucu çıktı. Ama onlar yerli değildi. Başka iklimden gelme göçmen ve Kürdistani dokuya yabancıydılar.
Bu süreçte, Turgut Özal ve ustası Süleyman Demirel’in en tepede oturuyordu. Devlet, polisi jandarmasıyla aradığı katilleri, hırsız ve sabıkalı Kürtleri, bir kalemde ak, pak ediyor, "korucu” adıyla sulh ile sükun sağlayan "adaletin temsilcisi” olarak ortalığa salıyordu.
Türk devletinin "adalet dağıtıcıları”, şimdilerde artık gazete ve kitaplarda okuduğunuz üzere, "devletin bölünmez bütünlüğünü tesis” adına cinayetler işliyor, insan kaçırıp, işkenceden sonra öldürüyor, bir yandan da kendi nam ile hesaplarına soygun, hırsızlık yapıyorlardı. Kısacası devlet, kirli, kanlı bir ur, kimin devlet, kimin haydut olduğu belirsizdi.
Çırık korucular, kendilerini ispat adına gaddardılar. Kürdistani ruhlu köylüler, onlarla birlikte yaşamaktansa muhacirleştiler. Toplum ise korucuları onları tiksintiyle kustu. Dışlayarak izole etti. Selam veren yadırganıyor, sigara satan bakkal "işbirlikçi” yerine konuyordu. Çırık korucularının başı dün, Karlıova çarşısında vurularak öldürülünce, haydutluk "Kazanın efendisi” oldu. Korucular, halkın vergileriyle satın alınmış silahlarla etrafı tarayıp, düşman bildiklerinin evleri, iş yerlerini talan ettiler. Ateşe verdiler. Kaza, haydutların hücumundan korunma çaresi olarak evlerine kapanmış, kapılarını kilitlemişlerdi. İnsanların can ve mal güvenliğinden sorumlu olanlar haydutlar safında, insanların imdat çığlığı arş û alaya çıkarken, devletin valisi, haydutluğu hayatın normallerinden sayma çabasındaydı. Vali eziyet görmüş özel kinlisi tarafından mı, kadın meselesinden mı, her ne sebeple vurulmuşsa, ölen korucuyu acele tarafından "şehit” ilan ediyor, haydutluğu da bize "duygusal tepki” olarak gösteriyor, temize çıkarıyordu.
 Yer yüzünde, "ben devletim” diyen hiç bir yerde görülmeyen şeydi, bu. Ama Başbakanı emirlerinin "Sultan fermanı” yerine geçtiği TC’nin normallerindendi, bu haller. TC normalinde, Kürtlere vuruş serbest, haydutlar galeyana gelmiş vatandaştı.
Türk illerinde Kürtleri muhasaraya alıp linç etmeye kalkışan, talana çıkan, sokakta kimlik kontrolü yapan haydutlar "galeyancı”, Kürdistan’daki üniformalı haydutluk da "duygusal tepki” olmuş oluyordu.
Şimdi gelin de TC’ye devlet deyin siz!..
Devlet, suçlunu peşine düştüğü gibi, bir olayı bahane ederek haydutluğa çıkanların da tepesine binendi. Devlet hukuksal bir organizasyondu. Haydutluk, "duygusal teki” diye savunulmuyordu, devlette. Karlıova’da da görüp, bir kere daha seyrettik ki, TC’de kimin devlet, kimlerin haydut olduğu belirsizdi.
Kürt liderlerden Bengi Yıldız, Kürt halkının vergileriyle haydutlaşmayı beslemek zorunda olmadığını anlatınca, kıyamet koparılıyordu.