‘’Ben de sordum kısacık bir şiirimde: ‘Yara aynı yara / Dil aynı dil. // Biz neden bu kadar yalnızız...’ Sanırım bize korkuyu öğrettiler sonunda. Sistematik bir cehalet sistematik bir şiddetle öğrettiler bunu. Küçümsediğimiz aptallık öğretti.’’

 

FİLİZ DENİZ / FRANKFURT

Şükrü Erbaş, insana, hayata ve topluma duyarlılığı yüksek olan, sözünün değerini ideolojiden, etikten ve estetikten alan bir şair. İnsanın acısını, yalnızlığını ve yabancılaşmasını akıcı bir dille ifade ediyor. Şiirleri masal, masalları şiir gibi anlatıyor ve dilinin şiirselliğiyle okuru derinden etkiliyor.

‘Benim bütün hayatım, bütün yazdıklarım, kıstırılmış insanın trajedisini canında duymakla varlık bulmuştur’ diyen Erbaş’la son kitabı Kuş Uçar Kanat Ağlar üzerinden insanı, hayatı, sanatı ve süreci konuştuk…

Bir söyleşinizde, ‘1968 yılında, lise birinci sınıfta devrime ve şiire başladım’ diyorsunuz. Aradan geçen yarım asırda şiirlerinizle aşkı, özgürlüğü derin bir duyguya dönüştürdünüz. Devrimi ise başaramadığınızı belirtiyorsunuz. Geriye dönüp baktığınızda şiir ve devrim bağlamında aradan geçen 50 yıl için ne söylemek istersiniz?

Benim şiire başladığım yıllar, o ilk gençlik yılları, ‘68 kuşağının, eşitlik ve özgürlük talepleriyle dünyayı ayağa kaldırdığı, işçi-emekçi sınıfının evlerden sokaklara, oradan da göklere aktığı yıllardı. Biz, kalbimizi bir karınca yuvasına çeviren ilk aşkın heyecanıyla birlikte, mazlumların bütün ezikliklerinin son bulacağı bir rüyayı aynı içtenlikle yaşıyorduk. Bu olağanüstü bir süreçti. Arzularıyla, acılarıyla, erdemleriyle, hayal kırıklıklarıyla olağanüstüydü. Bize dönerek sürdürecek olursak, ne yazık ki 12 Mart ve 12 Eylül gibi iki ağır ve alçak müdahaleyle bizim o güzelim rüyalarımız, karabasana döndü. Bu yıkım, ‘Kürt sorunu’ odağında 90’lı yıllardan bugüne sürüp gelen çok daha büyük acılarla bütün bir coğrafyanın en insani taleplerini -elbette bitirmedi ama- daha uzak zamanlara öteledi. Başaramadık dediğim, biraz ironik bir ifadeyle budur. Yoksa kimse gelecek talebimizi elimizden almadı, alamaz.’

Şiirleriniz ve denemeleriniz sizce neyin bir yansıması? İdeolojinin mi, her şeyden azade duyguların mı yoksa her ikisinin de mi?

”Ya sosyalizm ya vahşet” diye bir söz döner durur ya ortalıkta, ben buna her gün biraz daha inanıyorum. Dünyanın nasıl bir cehennem içinde çırpındığını birazcık anlayan herkes, ellerini ovuştura ovuştura bu cehennemden beslenmiyorsa, sosyalist bir dünyadan başka nasıl bir kurtuluş umut edebilir ki? Benim bütün hayatım, bütün yazdıklarım, bir daha söylemiş olayım, kıstırılmış insanın trajedisini canında duymakla varlık bulmuştur, bu trajedi üzerinde şekillenmiştir. Birileri ne kadar, sanat ideolojilerden uzak olmalıdır dese de, ne ideolojisi, ne de etik bir değerler toplamı olmayan kimsenin estetik bir formu da olamaz. Benim şiirim de tam bu üç öğe üstünde var olur. İdeoloji, etik ve estetik, bir dil içinde yepyeni bir gerçeklik kurar, bir büyü yaratır. Varsa eğer sözümün bir değeri, bu tutumdan gelir.’

Şiirlerinizi masal gibi, denemelerinizi şiir gibi kendinize özgü duygu derinliği olan bir tarzla yazıyorsunuz. Okurun bu ince ve estetik duyarlılığa bir karşılık verdiği de görülüyor ancak aynı karşılığı ve ilgiyi edebiyat çevreleri daha doğrusu eleştirmenlerden göremiyoruz sanırım. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Şiirimle ilgili pek çok yazı yazıldı, çok değerli düşünceler dile getirildi. Edebiyatçıların yazdıkları dışında üniversitelerde bitirme tezi, yüksek lisans tezi çalışmaları yapıldı, yapılıyor. Bundan yana bir üzüntüm olmadı. Hiç yazılmasaydı ya da çok az söz edilmiş olsaydı da sanırım beni yazmaktan alıkoyacak bir etkisi olmazdı. İki nedenle olmazdı. Önce, ben ne yaptığımı biliyorum, okurumdan en güzel eleştirileri alıyorum. Hem de çok geniş bir yaş yelpazesinde, geniş bir farklı dünya görüşü çerçevesinde, geniş bir meslek grubu içerisinde. Hani Necatigil der ya “işimize bakalım...”

Şiir-hikaye tarzı sadece sizin tarzınız mı? Yoksa bunu kullanan başka şair veya yazarlar var mı?

Behçet Necatigil’in 1955’te bir konuşmasında söz ettiği bu tanımlamayı ben bir kitabın türü olarak ilk kez kullandım. Düzyazı şiir, narratif şiir olarak tanımlanan örnekleri hem bizde var, hem de dünyada. Aslında hem benim, hem başka arkadaşların böyle bir biçim denemesinde aradıkları, kısa / minimal öykünün ve denemenin olanaklarını kullanarak, ama hiçbir zaman metnin dilini şiir dilinin dışına düşürmeden, derdini çok daha etkili ifade edebilme çabasıdır. Belki de ‘çağdaş’ dediğimiz bugünkü şiir biçimine bir başka soluk aldırma çabasıdır bu.

Şiirleriniz ve denemeleriniz okuru her aşamada iyisi kötüsüyle, güzeli çirkiniyle, ayrılığı, özlemi, içsel yaralarıyla hayatın içine çekiyor. İnsan sizi okurken yabancılık çekmiyor, yalnız olmadığını, benzer yaraları, özlemleri olan birilerinin de olduğunu anlıyor. ‘Okurla yaralarımız örtüşüyor’ diyorsunuz. Bu anlamda hayat ve hayatın anlamıyla ilgili düşüncelerinizi öğrenmek isterim.

Önce, bu tespitleriniz için teşekkür ederim. Sanırım bunca yıldan sonra ben de bunun böyle olduğuna inandım! Daha doğrusu bundan mahcubiyet duymadan ben de ifade eder oldum. Çünkü çok yoğun olarak okur tarafından söyleniyor bana. Hem de seslerinde bir karıncayla, kirpiklerinde incecik bir nemle, alınlarında derin çizgilerle. Bu, çok anlaşılmaz ya da tam tersi çok anlaşılır bir durum olmalı. Benim hayatım onların hayatından yapılmış bir hayat çünkü. Ya da şöyle söylemek daha doğru olacaktır: Hiçbirimizin hayatı sadece kendi hayatımızdan oluşamaz. Bu, hayatın diyalektiğine aykırı. Biz hepimiz, bir sarkaç gibi kendi yalnızlığımızla başkalarının yalnızlığı arasında salınır dururuz. Acıda da böyledir bu, öfkede de, sevinçte de, heveste de. Bunun bilincinde olalım olmayalım, bir iç sızıyla, bir sezgiyle biliriz. Geriye sadece bunu şiir olarak ifade etmek kalıyor.

Son kitabınız ‘Kuş Uçar Kanat Ağlar’ epey ilgi gördü. İnsana dair duyguları, ayrılıkları, sevdaları, yaraları oldukça etkili bir biçimde ifade ettiğiniz bu kitabınız bir yara deşme, iç dökme kitabı diyebilir miyiz?

Kuşkusuz böyle de ifade edilebilir. Ya da bunları da içeren bir yapısı var. Çok abartılı saymazsanız, yaşadığımız hayatı, aşkıyla, ayrılığıyla, bireysel-toplumsal korkularıyla, zamanın ağırlığıyla, insanlın yoksunluklarıyla yeniden anlama ve inşa etme kitabı diyebiliriz. Bu kadar yakıcı olmasının gerisinde sanırım, tüm bu inşayı ölümün odağında yapıyor olmasıdır. Ölüm olmasaydı hiçbirimiz hayata bu kadar sıkı sarılmazdık.

Ayrıca sizce yara bizim coğrafyada yaşayan insanların ortak noktası mı?

Ben de sordum kısacık bir şiirimde: ‘Yara aynı yara / Dil aynı dil. // Biz neden bu kadar yalnızız...’ Sanırım bize korkuyu öğrettiler sonunda. Sistematik bir cehalet sistematik bir şiddetle öğrettiler bunu. Küçümsediğimiz aptallık öğretti. Birden bire değil elbette ama sanki birden bire yapayalnız kaldık. Kendi yaramızın başkasında kanadığını göre göre sadece kendi yaramıza inandık. Başkası, adı üstünde başkasıydı işte. Oysa bizim ilk hayat bilgimiz merhamet duygusuydu. İnsanın acılarıyla insan olduğuydu, insanın haysiyetiyle insan olduğuydu ve insanları birbirine bağlayacak olan en güçlü, en asil duygu acıydı. Bir yabancılaşma ki, insan olmanın bütün erdemlerini insanın kalbine gömdü. Sanırım daha ineceğimiz kötülük çukurları var! Bu hafıza kaybının dışına çıkacağız, yolu yok…’’

Anadolu’nun aydınlanmasında önemli yeri olan Yunus Emre, Pir Sultan, Karacaoğlan, Neşet Ertaş gibi değerlerin izleri şiirlerinizde ve yazılarınızda var; bu geleneğin sizin eserlerinizdeki yeri hakkında neler söyleyeceksiniz?

Onlar bana dilimi, acımı, aşkımı, arzumu, insan olmayı, yaşama sevincini, başkalarının acısını öğreten büyük öğretmenler. Bütün duyarlılığım onların yüzlerce yıllık, arınmış, büyümüş, hayat bulmuş sözlerinden gelir. Onlar benim, ben burada yoğ iken şiirimi yazan ustalarımdır. Ben, onların baktığı hayata, yeni zamanların, yaşadığım zamanların hayat bilgisiyle bir daha baktım. Geleneksel şiirin o insani duyarlılığını, yeni zamanların derdiyle buluşturmaya, bunu yeni şiirin yapısı içinde söylemeye çalıştım.

50 yıllık sanat hayatınızdan bugüne bir bakacak olursanız Türkiye’nin bugün içinden geçmekte olduğu süreçle ilgili neler söyleyeceksiniz?

Yıllar önce bir belgesel izlemiştim, dünyanın var oluşuyla ilgili, davudi bir ses şöyle diyordu: Mahşerin kuralları yoktur! İçinden geçmekte olduğumuz süreci en iyi cehennem sözcüğü ifade eder sanırım. Bu cehennemin de hiçbir kuralı yok. Ne günah defteri, ne sıratı, ne duası, ne tanrısı, ne de melekleri... Sadece zebanileri var. Tek görevleri cehennemi korumak olan zebaniler! Başka bir şey söylemeye gerek var mı? Hani Nâzım, ‘yeter ki kararmasın / sol memenin altındaki cevahir’ der ya, işte o cevahir, içinde bulunduğu göğüs kafesini çatlatıyor. Çok karamsar bulunmazsa eğer, bütün bir toplum, kötülüğün kendi kendini yok etmesini bekliyoruz sanki. Geçecektir; biz eğer birazcık tarihe bakabilirsek, geçmişin, sadece halkın değil, kralların, padişahların, imparatorların da mezarlığı olduğunu görülecektir. Hem de çok daha acıklı bir mezarlık. Ne diyordu dedem Yunus: ‘Gel imdi gör bilmeyesin / Bey hangidir ya kulları.’

Son olarak eklemek istedikleriniz var mı?

Teşekkür ederim. Uzun bile oldu. Ne ekleyeyim. ‘Hayatın gecesi lambasını da beraberinde getirir’ diyen Chaplin’e inanarak, biz yine de ‘arabayı yıldıza bağlayalım...’

 
 

Otların Uğultusu Altında

Yeni bir kitap var, evet. 2019 başında ‘Otların Uğultusu Altında’ adında yeni şiir kitabım okurla buluşacak. Arada bir, deneme türünde kısacık bir şeyler karalıyorum ama onların kitap oylumuna ulaşması çok zaman alır. Kısaca yazının cenneti ve cehennemi sürüyor işte.

 
 

Bir Dünya Şarkısı Şükrü Erbaş

 

Bir Dünya Şarkısı Şükrü Erbaş, şaire dair yazıların yer aldığı bir çalışma olarak Kırmızı Kedi Yayınları etiketiyle yayımlandı. Kitabı hazırlayan isimse Burak Abatay. Kitapta 30’a yakın kişi Erbaş’ı anlatıyor. Kitap, “Şükrü Erbaş’ın ilk şiiri Varlık dergisinin Şubat 1978 sayısında yayımlandı” cümlesiyle başlıyor.