Adımlarımı attıkça ayaklarımın altından toprak kayıyor gibiydi. Ben gittikçe yerimde sayıyor, bir türlü ilerleyemiyordum. Garip bir güneş vardı o gün. Ay, beni kendisine doğru çağırıyordu. İrkildim birden, kabus mu görüyordum acaba. Sonbaharın yapraklara rengini veren havası, yerini yavaş yavaş puslu, kar kokan havaya bırakmıştı. Bir yerlere doğru çekiyordu bedenim beni, ama bir türlü anlam veremediğim bir isteksizlik hakimdi ruhuma. Bir yandan da ‘gitmeliyim bakalım ne olacak’ merakıyla hislerime emanet ettim ayaklarımı. Sanki bedenim beni, içimdeki korkuları dindirecek ve ruhumu dinlendirecek bir mekana götürecekti. Yürüdükçe yani yürüdüğümü sandıkça, toprak, ayaklarımın altından hızla akıyordu. Etrafımda akıp giden her şeyi önceden görmüştüm. Bir anda her yanım cam ekranlarla kaplı bir alanda buldum kendimi. Her bir ekrandan ayrı bir çığlık kopuyordu, feryat ve figanlar gökleri yırtıyordu adeta. Anlam veremiyordum bir türlü. Badem bıyıklı erkekler bıyık altından gülüyordu.
Kadınlar, çocuklarının resimleri ellerinde onlara secdeye durmuştu. Bir annenin evladına secde ettiği bu resimi en son Roboskî’de görmüştüm diyorum kendi kendime. Roboskî’de minibüse binip mezarlığa giderken, bir annenin oğlunu gösteren elleri titriyordu, hatırlıyorum. O da biliyordu hiçbir zaman geri gelmeyecekti yavrusu. Bir başka yaşlı kadına takıldı gözlerim, zor yürüyordu ama o da oğlunun resmini almış dimdik durmuş ve ‘adalet’ diye haykırıyordu.
‘Deja vu’ diyordum kendi kendime, Galatasaray’da görmüştüm onu da. Bir asker annesi de ‘benim oğlum intihar etmedi’ diye avazının çıktığı kadar bağırıyordu, sesini kendisi bile duymuyordu. Ekranın derinliklerinden, kadife bir tonda, Apê Egit (Egidê Cimo) balabanıyla (mey) Berîvanê’yi çalıyordu. Ekranlar, yerini tekrar çamurlu orman yoluna bıraktı. Yolun sonu burası derken, evime on dakikalık mesafedeki göle gelmiştim. Güneş, üst üste yığılmış ve gecenin yağmuruyla sereserpe çamurların içine dağılmış yaprakları kurutmaya yetmemişti.
İlerliyorum. Güzelim meşe ağaçlarının ıslak ve kuru gövdeleri kararmıştı, söğüt ağacına yöneliyorum, o da zarif bedeniyle çiçeksiz ve çırpı filizleriyle adeta bir iskeleti andırıyordu. Yazın, cıvıl cıvıl kuş sesleriyle şakıyan bu yer, adeta karanlık bir cehenneme dönmüştü. Sinirlerim bozuldu ve hızlıca eve dönmek istedim. Küçük bir su birikintisinin üzerinden atlamak isterken ayak bileklerimden çamura batmam bir oldu. İşte burada, sinirden titrerken, uzun boynuyla havada etrafında dönen yaylı bir sarmalı andıran kıvrımlarıyla kar beyazı bir kuğuya takıldı gözlerim. Sırtım göle dönük, ayaklarım çamurda ve ben yavaşça kuğunun gittiği yere doğru başımı sırtıma doğru çeviriyor, gözlerimi ondan alamıyorum. Bir sağ yanımdan arkama dönüyorum, bir sol yanımdan. Davete eşlik edercesine dansa bir kuğu daha katılıyor, iki oluyor kuğular. Meğer biraz önceki gösteri, dişi kuğunun kur turuymuş. Diğeri de gelince ayaklarımı çamurdan çıkarıp yüzümü kuğulara döndüm ve dakikalarca onların o hayranlık uyandıran dansını seyrettim. Tavaf ediyorlardı adeta. İkisi de gagalarını gök kubbeye doğru kaldırıp yavaşça göz hizasına indirdiklerinde o narin boyunlarıyla etrafa beyaz bir gerdanlıktan örülü bir kalp görüntüsü veriyorlardı. Selvi boyunlarıyla şevkatle koklaştıktan sonra başlarını tekrar gökyüzüne kaldırıp gagalarını karşılıklı paralel bir hizada tutuyorlar. Bunları yaparken de vücutlarının bir öne bir arkaya titreşimli bir hamleyle, suyun devinimini de kontrol edip birbirlerinin etrafında dönüyorlar. Yeni bir harekete başlamak için de, gagalarını aynı anda suya bandırıp çıkarmaları bir oluyor. Aşka durmuş iki vücudun suyla yapılan bu harmonisi karşısında büyülenmemek mümkün müydü acaba.
Senfoni nedir bilmiyen birisine sadece ‘kuğu dansıdır’ deseniz yeterlidir sanırım. Doğa nasıl da birbirini tamamlıyordu aslında. Kış, kendisini göstermiş, sonbaharın o hazan halini bile özletmişti. Ama ne yağan yağmur, ne çamur, ne de puslu havanın sisi, kuğuların etrafında şakıyarak dans etmesine engel değildi. Kuğular belki de o anı bilinçli seçmişti. Büyük buluşma o andı işte. Karanlığı yırtıp aydınlığa işaretti bu. ‘Bir yanım anaların çığlıklarıyla inlerken, diğer yanıma onların umutlarını da alamam mı acaba’ diyordum kendime.
Sadece anaların ağladığı bu dünyada, vicdan körlüğüne bürünmüş insanlığın kuğulardan alacağı hiçbir şey yok muydu acaba. Çocukların şakalaşma sesleriyle aniden yatağımdan fırlıyor etrafıma bakınıyorum, penceremin hemen dibinden cıvıl cıvıl bir koşuşturma başlıyor. Sabahın köründe okula gitmek için sıraya dizilmişler küçük yaramazlar. Çocuklarla uyanmakta güzeldir, umuttur çocuklar. Gözlerimi ovuştururken göldeki kuğuların dansına dalıyorum tekrar, gözlerimi açtığımda karşımda, henüz dokuz ayına girmiş ve şu an çok uzaklarda olan kızımın resmine takılıyor gözlerim. Kollarımı ona uzatıp özlem dolu bir bakıştan sonra sesleniyorum Elegez’ime, ‘Benimle kuğu dansına var mısın sevgili?’
Benimle kuğu dansına var mısın sevgili!?