Bir Fidan doğdu bir kış mevsiminde, Malê Bûton’da (Hançıplak). Karbeyaz düşlerin habercisi gibi, toprağa düşen bir cemre gibi önce yaşamla tanıştı. Sonra anlamlı bir yaşamı kendine kılavuz eyledi, yeşerdi, Fidan oldu... Nurhak’ın pak yürekli kızı Fidan. Beş çocuklu Fatma-Hasan ailesinin üçüncü çocuğu… Elleri, ayakları, yanakları engin tepeli köylerimizin toprağına, çamuruna bulanmış, berrak suyu ile yıkanmıştı. Kokusunu hiçbir şeye değişemeyeceğimiz misler, tenine karışıp yüreğiyle bütünleşmişti. Şehir özlü değil, doğa özlü bir toplumun kızı olmayı olgunluğuyla, ağır başlılığıyla ne de güzel başardı!..

Ailenin üçüncü kızı ama en sorumlu olanları arasındaydı. Öyle ki bazen ablalarına bile arkadaş olmasını, onları dinlemesini ve nasihat vermesini bilirdi. Saime ile ilişkisi; kardeşlikten çok, iki arkadaş gibi birbirini dikkate alan saygın ve insanı geliştiren bağı ifade ediyordu. Sadece günlük yaşama değil, tüm olup bitenlere, toplumsal sorunlara dair görüşleri, paylaşımları olurdu.
Her ortamda belirlediği gündemle, doğal bir otorite sağlardı. Yaşama, bulunduğu yer ve zamana karşı sorumlu olmayı kendine görev olarak belledi.
Lise yıllarında tanışmıştım onunla. O birinci sınıfta, Strasbourg’da, ben ise ikinci sınıfta Paris’teydim. Zülfikar kaşlı, nergis çiçeği gibi kıvır kıvır saçları vardı. Bakışları anlam yüklü ve derinlikliydi. Yarınları kendisi ve çevresi için düşlerdi. O zamanlar doktor olmak isterdi, başkalarına hayat vermek, yaşatmak için... Ama bunun için hep bir şeylerin eksik olduğunu hissederdi. Bunu başarmak için her imkanı vardı ama kendisi olabilmeyi, kendini bilmeyi tamamlamamış bir Fidan olarak yaşamak mümkün değildi. Onun deyimiyle; biz başkalarının değil, kendi Kürt’ümüz olmayı başarmalıydık. Bunu, hatırımızda kalan hayal meyal kalan kilamlarımızla, her bir figürünün anlam taşıdığı folklorik danslarımızla başlamayı yeğlemiştik.
Folklor ile geleneklerimizle yeniden tanışmaya, nesilden nesile devredilen efsanelerimizi öğrenmeye başlamıştık. Ancak yeterli değildi. Tarihimiz neydi, nereden gelmiştik, kimdik sorularını sormadan nereye gideceğiz ve kim olacağız soruları eksikti.
1999 yılı, bu sorularımızın somutlaştığı, arayışlarımızın yoğunlaştığı yıl oldu. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a karşı uluslararası komplo düzenlenmiş, Kenya’dan Türkiye’ye kaçırılmıştı. Yaşamlarımızın dönüm noktası oldu bu haksızlık. Ya kendini bilerek yaşamak ya da kendinden bihaber yaşamak karşımızda seçenek olarak duruyordu.  
Bu yıldan itibaren artık yabancısı olmaya terk edildiğimiz halkımızla, ülke gerçekliğiyle yeniden tanışacaktık. Artık televizyonlarda seyirci olarak izlediğimiz düşmanın karşısına devrimci bir duruşla dikilecektik. Artık üzerimize örtülen karları Güneş’le eritme, filizlenmenin zamanı; artık Rojbîn olma, Berfîn olma zamanıydı.
İçinde büyüdüğümüz sosyal realite ve arasında sıkıştığımız iki kültür, sancılı gelişim süreçleri yaşamamıza sebep olurken, köksüzleştirme politikaları karşısında kendimizi yetiştirmeyi tek kalkan olarak bilmiştik. Ülkemizin gerçeği, farklı yörelerin gelenek, görenekleriyle yeniden tanıştık ve tanıdıkça öğrendik. Sadece Tolhildan Eyaleti’nin değil Mahabad’ın, Hewlêr’in, Qamişlo’nun, Amed’in kızları ve Kürtleri olma yoluna girmiştik.
Yollarımız her koşulda kesişirdi. ‘’Seni ve beni hep beraber düşünüyorum. Ha sen, ha ben’’ derdi. ‘’Sen ve ben’’ kavramı ‘’biz’’e dönüşmüştü. Aynı dönemde Kürt Özgürlük Mücadelesi açısından çok önemli bir alana; ideolojik ve politik temsiliyet gerektiren diplomasi çalışmalarına geçmiştik. En büyük şansımız, Engin Sincer (Erdal) yoldaşın rehberimiz olmasıydı. Yoldaşça devrimci duruşu bize güven ve cesaret veriyordu. Yoldaşlarına olan ilgisi ve bize harcadığı emek inancımızı, azmimizi güçlendiriyordu.
Heval Erdal, en çok da Rojbîn’in olgun, kendinden emin duruşu ve onunki kadar eşsiz, sevecen hallerini severdi. Bize her zaman Rojbîn’in dinamizmi, kararlılığı ve dakikliğini örnek gösterirdi.
Rojbîn’in genç yaşta KNK gibi bir ortamda yetişmesi siyasette ciddi bir tecrübe kazanmasına sebep olmuştu. Burada yediden yetmişe, siyasetçisinden mutfakçısına kadar herkesle güzel diyaloglar kurup, doğal otoritesini gösterirdi.
En fazla dikkat çeken yönü, çalışmadaki ciddiyeti, koparıcılığı, girişkenliği ve ikna edici özelliğiydi. Bir kış mevsiminde o soğuklara rağmen İmralı’ya gitmesi gereken bir heyet için saatlerce bekleyişini hiç unutamam. Dünyanın buz tutmuş yüreğine karşı ne kadar da dirençliydi!
Halk diplomasisine en çok inananlardan biriydi. En son cezaevlerindeki ölüm orucu direnişleri ve Strasbourg’daki açlık grevi süreçlerinde gösterdiği yüksek performansla bunu kanıtlamıştı. Dönüşümlü grevcilerden, ziyarete gelen misafirlere kadar herkesi bir politik aktöre çevirip sonuç almayı hedeflemiş ve başarmıştı.
Birlikte Hançıplak’ı, Kürecik’i, Elbistan’ı göremedik ama özgürlük diyarına giderken yine beraberdik. Orada doğal yaşam ortamında kendini bilme yolunda bir adım daha ilerledik. Ölümle yaşamın sırrı ile yakınen tanıştık. Özgür bir nefes soluduk adeta. Neden’i, niçin’i çözmeye daha derinden başladık. Köksüzleşmeyi köklerimizin saldığı nehirlere akıttık.
***
Sensizliğin bir yılı dolmak üzere. Dilimiz lal, acılarımız tarifsiz hala... Oysa sen heyecan yaymaya, umut aşılamaya, enerji saçmaya devam ediyorsun ölümsüzleştirdiğin anılarda...
Sevgili yeğenin Selin’e anlata anlata bitiremediğin incir ağaçları seni özlüyor Rojbîn’im. Tadına doyamadığın ceviz ağaçlarında sincaplar pusuyu bırakıp yolunu bekliyor.
Paris’in her sokağında sen varsın. Büronun aşağısındaki kafeteryanın garsonları, yanımızdaki boş sandalyeye kimseyi oturtmuyor. Gülüşün, figürün her yerde Rojbîn’im. Yine Ocak geliyor...
Tarihimiz Sakine Cansız’ı, gençliğimiz Leyla Şaylemez’i senin şahsında saygı ile anıyorum.