
Bizim buralar yaratımın meskenidir. Ve her şey bunun öznesi. Toprak ana, doğa, kadın, yaşlı ve huşu içinde bakan bakış açısı. Bunların getirisi olarak ilk ibadetin huzuruna varılması, gıda ile kutsallığa ilk şükran dileklerinin sunulması ve anlam sihrinin yüceliğine erişilmesidir. Bizim buralar; yani doğu ya da doğumların ebesi... Diğer namıyla Ortadoğu... ondandır ki yaratım doğuda bilinir. Mitolojik öyküleriyle, inançları ve kutsallarıyla, alın terinin ürünleri, çeşit çeşit keşifleriyle yaratılış doğunun adı oluyor. Ve ya yaratım doğunun eseri olur. Doğudaki güneş ülkesi Kürdistan ise bu yaratımların doruklaştığı bir mekan.
Yaratımların ve ürünlerin en çok harmanladığı zaman ise ekim ayı olur. Ne de farklı bir aydır Ekim... adı üstünde ekilenlerin biçildiği ay. Toprağa düşüşlerin ardından tohum olup yeşermenin ve bu yeşermenin güzel ürünlerinin toplandığı ay. Tohuma durmuş bereketli ürünlerin ansızın gelen şiddetli rüzgarla veya biçkilerle dalından beklenmedik koparılışı ve yapraklarının hazin bir ayrılıkla savrulması…. Acımasız ama hiç yalnızlaştırmadan çoğaltan ayrılıklar. Çünkü onlar tohum olarak yeniden doğmanın aleminde ve ufalıp ufalıp toprakları ve insanlığı beslemenin çoğalmasını yaşarlar.
Şimdi yüzüm Ekim ayının serin rüzgarlarına durmuşken, büyük gerçekler tüm varlıklarıyla benliğime nüfuz ediyor. Gerçekle temasta olan, büyük ama çok büyük kadınlardır Onlar. Her ne kadar Ekim’de anılsalar da bu kadınlar belleğimde sararmış sonbaharın soluk görüntüsü ardında değil, bahara durmuş capcanlı yüzleriyle beliriyorlar... Ekim ayının kadın şehitleri çoktur ama kısa da olsa ortak anılmayı hak eden beş arkadaşımızı bu yazımda buluşturmak istiyorum. Çünkü Onların beraber anılmayı gerektiren çok ortak özellikleri var. Her beşinin de kadın özü yaşamla gülüşüyor ve mücadeleyle bileniyordu. İlgi çeken boyutu ise her birinin sanatçı ruhunu taşımasıyla ortaklaşmalarıdır. Biri ülkenin canlı, dinamik kıvraklığında dans ederken, diğeri yüreğini mısralaştırır, bir diğeri ise güzel betimlemeleriyle ruhları dokurdu. Bir arkadaşımız ise Kürdistan’ın tüm trajedilerini sahnelerken diğer yandan ise umutlu mesajların buna nasıl dokuyacağının hesabı içerisinde olurdu. Bir diğeri ise, yanık türküler söyler içten, dokunaklı. Hepsinin yürekleri de şiirin, anlam dolu kelimelerin eşsiz uyumunun kaleleridir. En önemlisi de onlar çektikleri sancılar kadar başkaldıran özellikleriyle bu coğrafyanın asil, asi evlatları olmayı başarırlardı.
Onlar her zaman için hissederek yaşadılar ve savaştılar. Hissetmek bir var oluş biçimidir. Hiçbir şey yüzeysel ve öylesine değildi. Yaşananların ruhta karşılık bulması böylesi insanlara mahsustur. Onların dilinde, yeniden dirilen tanrıçaların yaşamla buluşmasının coşkulu çığlığı vardı. Onlar, yüreklerini dağlara vurduklarında içlerinde mutlaka geçmişten gelen bir çağrıyı duyumsamışlardı. Bir de güzel ve özgür yarına duyulan özlemi. Onlarla öğreniyorum ki sanat yapmak, özlem duymakla başlar. Yapılmayanı yapmak, duyulmayanı dillendirmek ise yürek ister. Yüreğini ve gerçekleri birleştiremeyenler toplumun vicdanı olamaz, duygularını dillendiremez. Önce yürekten dilediler, sonra dillendirdiler, ardından yaratıma koştular. İnandıkları gerçeğe, özgürlüğe koşar adım yürüdüler.
Bir de onları tanımlayacak olan sanatçı ruhlarını tetikleyen, amansız bir mücadelecilik diğer adlarıdır. Mücadele etme azimleri ve iddiaları öyle güçlüydü ki, işte bu konuda hiç kimse önlerini alamazdı. Mücadele adeta onların var olma biçimidir. Sevgiyle ve aşkla mücadele ederler. Yürüttükleri mücadeleyle ne çok benzerler birbirlerine. Zorlayan olgular ve solunan hava aynıydı. Mücadeledeki umut ve güç kaynağına aynı yakınlıkta duruyorlardı. Hiddetlerinin, başkaldırılarının ve coşkularının nedeni ortaktı. Savaşmak için vardılar, savaştıkça var olacaklarını biliyorlardı. "Savaşmak için savaşıyorum" diyordu günlüğünde Heval Beritan. “Çılgınlar gibi savaşmak istiyorum" diyordu şehit Zinarin. Kadın savaşçılığının sınandığı bir zamanda yaşadılar. Kelimenin gerçek anlamı ile savaşmak için savaşma tanımlaması, kadın ordulaşmasının geçirdiği zorlu sınavları anlatıyor. Her biri gerektiğinde gözü kara savaşçı olduklarını ve birer cesaret emsali olduklarını yaşamları kadar şahadet duruşlarıyla da ispatladılar. Kadın özgürlük çizgisinde öncülük gereklerini yerine getirerek hak ettikleri konumu kazandılar.
Kadının onur savaşımındaki iddiasını ve ısrarını geride tek bir tereddütte yer vermeden bir miras olarak bıraktılar. Şehit Zinarin eyleme gitmeden önce yazdığı günlüğünde yaşadığı duyguları ne de güzel ifade ediyor; "Bir kez daha savaşmak umuduyla, coşkusuyla yol hazırlığındayım. Umarım bu sefer sevdamı söyleyeceğim sevgilime en güzel ezgilerle. Umarım bu sefer kıraç toprağa damlayacak yağmur taneleri. Yalnızca savaşmak için var olduğumu ne kadar da hissediyorum ve ne kadar da insanım bu hisle…"
Savaşın kızgınlığı içerisinde kalarak savaşmak için direten Meryem ve Zeynep arkadaşların şahadet biçimleri ne tesadüftür ki aynı biçimde oldu. Her ikisi de birer grubun başında operasyon alanlarının dışına gönderilirken, içlerinde istedikleri gibi savaşamamış olmanın burukluğu ve öfkesi ile tank pususuna düştüler. Biri Begova ovasında, diğeri Deşta Delalok’da.
Onlar savaşı sadece düşmanlarına karşı değil savaşı yaşam alanına da çektiler. Hiç yılmayan kesintisiz mücadele buna denilirdi. Doğrulardan şaşmayan, boyun eğmeyen ama aynı zamanda akışkan bir mücadele... En önemlisi de pes etmemeleridir. Mücadele ruhuyla donandıklarından, hayıflanmıyor, uslanmıyor ve köşelere çekilip küsmüyorlardı bu dünyadan.
Meryem arkadaş denilince aklıma ilk düşen neolitik kızlarının başına çiçekten taçları takan, onların saçlarını bilgiyle örüp, sevgiyle süsleyen yaratıcı elleri oluyor. Öyle sakin, öyle duru bir yüzü vardı ki sanki o bu dünyanın insanı değilmiş gibi gelirdi bana. Bir ermiş heybesinde taşıdığı sevgiyi, umudu, adalet ve barışı dağıtırken nasıl cennet yolundaymış gibi sevinç dolu olursa, Meryem arkadaş da öyle bir coşkuyu taşırdı. Ve ermişin ulaşmayı arzuladığı duraklardan biri olan Kürdistan dağlarında gezerken, artık son molayı buralarda vereceğini kızı Şilan’a kendisi haber salmıştı. Gerçeğin şaşmaz bir takipçisi olarak izlerken bizleri, hem uzaktan seyreder, hem de içimizdeki gizli geçitlere inerek şah damarımızdan daha yakın olurdu. Aklın erişemediği derin yataklara inen biriydi o. Bu dünyanın insanı olmadığı gibi, kendi dünyasına başkalarını taşıma heyecanını yaşardı.
Melek yüzlü Zinarin. Güzele, iyiye, umuda dair duygularıyla kurduğu dünyasıyla, acılara göğüs germeyi büyük bir ustalıkla becerirdi. Sanki o, zorlanmaların peşini bırakmayan, kaderini bir yönüyle zorluk çekmek için zorlayan ve savaşa hep hazırlanan bir ordu gibiydi. Ama savaşçı yapısının hiçbir zaman masumiyetine gölge düşürememesi oldukça çarpıcı gelirdi insana. Aksine savaştıkça daha da bir aydınlık oluyordu yüzü. En azından bize öyle gelirdi. Savaştıkça çevresini kendisine çeken çekici bir öze bürünürdü. Gözlerini kocaman bakışlarıyla hayata çevirdiğinde ve umutla gülümsediğinde O büyük insandan bahsedeceğini hemen anlardık. O zamanlar bizim yaşamımızın tek temel gerçeği olan Önderliği anlatacağını hemen bilirdik. Zelê pratiğinin ardından Önderliği bir sığınak gibi değil, gerçek bir yol bilici olarak görme gücüne ulaşmıştı. Gerilla yürüyüşünde onu bu derece mücadeleci kılan da, Önderlikle olan buluşmanın verdiği cesaretti. Başarılı pratik onun gönül borcuydu. Bazen usul usul yağan yağmur gibi gözyaşlarını bırakırdı toprağa. Henüz güçlenmediğini kendisine itiraf eder, yapmak isteyip de ulaşamadıklarının acısını çekerdi. Ama nedense, duyguları onu asla çaresiz bırakmaz, zavalılaştırmazdı. Çünkü gözyaşlarının hesabını, kendine ve karşısına soracak kadar cesur bir kişilikti Zinarin yoldaş.
Zeynep yoldaş, düşünce ve eylem gücünün uyumunu yakalayan, bunun iradesini ustaca yansıtan ender arkadaşlarımızdan biri. "Büyük sorumluluk büyük düşüncelere yol açarmış" diyordu bilge insan. Yaşamında hiçbir boşluk bırakmamasının temel nedeni bu olsa gerek. Yaşama karşı duyduğu sorumluluk onu hiç yalnız bırakmıyor ve harekete geçiren yegane güç oluyordu. Sessiz görünümü altında yatan büyük volkanı sezinlemek zor değildi. Onda asla kolay kabul etme gibi bir şey olamazdı. En hayati konulardan, yaşamın küçük bir ayrıntısı gibi görünen meselelerine kadar derin bir sorgulama gücü mevcuttu. Arayışı tüm örgüt dışı anlayışlara ve geleneksel tarzları aştırmaya dönüktü. İkna olmayana kadar hiçbir şeye tabi olmuyordu. Ama bir konuda ikna olduktan sonra ise bu sefer en güçlü katılımı sergileyenlerden olurdu. Zeynep yoldaş dağların zirvelerine çıkar, vadileri seyre dalar, yazar, coşardı. Özcesi duyumsadığı tüm güzellikleri sinesine çekerdi. Yüreğinde meçhul mezarlar yatardı. Bir de yaşam ve savaş gerekçesinden biri olan Agir’ın şahadeti yüreğinin temel nüktelerindendi. Agir sadece onun kardeşi değil, onun yoldaşı ve can dostuydu. Özcesi Zeynep arkadaş, bu dağlarda yürütülen mücadelenin ortaya çıkardığı maneviyatı derinden hisseden ve dağların içindeki her bir şeyi yaşayan bir öze sahipti. Ağacı, toprağı, çiçeği, sığıntı olan mağaraları, suları ve içinde yatan adsız kahramanları. Dağların sarp arazisine fiziğini uyarlamayı da becermişti. Hiç beklenmediği halde pratikçiliğini ortaya koyar, en zorlu anlarda yanındakilerin kendilerini koy vermeye başladığı anlarda yanlarına gelir ve gülen yüzüyle silahlarını isterdi.
Sarya ise yaratımın ritminde dans ederken, yaşamın hareketliliğine denk bir orantıyla uzanıyor, yalpalanıyor, dönüyor, düşüyor ve yavaş yavaş zirveye uzanıyordu. Sanat için mi yaşadı yoksa yaşamının kendisi mi bir sanattı? Tanıdık bir ağızdan dinlemek onu daha iyi anlatır. Hiç anlatmayı denemedim onu. Çünkü bazı olaylar gibi bazı kişiler de ancak yaşanarak keşfedilebiliyor. Şimdi yıllar geçmişken aradan, hala hayıflanıyorum ve onu hak ettiği biçimde tanıyamadığıma yanıyorum. Sarya arkadaşın en çarpıcı özelliği ise hiç durmak bilmeyen anlam arayışıydı. O hiçbir zaman rastgele olmazdı, olamazdı. Konuşurken kelimelerini seçerek, yürürken adımını hedeflice atardı. İnsanların gözlerinin içine bulmak için bakardı, umudu, sevgiyi, dostluğu. Onu savaş ortamında hiç görmedim. Yani ülkede. Ama Önderliğin yanında hayatımızın en özgür günlerini yaşarken tanıdım. Güneşe durmuş yüzünü Önderliğimizin meleklere benzetmesi hiç aklımdan çıkmadı. Bir de şahadetinin ardından "Sarya’da şehit düştü. Onun gibi bir arkadaş 40-50 yılda zor yetiştirilir" sözlerini.
Yaratım öyküleri... dur-durak bilmiyor ve uzadıkça uzuyor. Anlattıkça daha fazla anlatmak ihtiyacını duyuyor insan. Onlar, sarı sıcak bir mevsimde özgürlük tarlalarına serpilen birer tohum olarak, önce yeşerdiler, sonra boy verdiler. Gürbüzleşince kanlı bir hasat zamanında gövdeden koparıldılar. Ama merak etmeyin. Ekim’in sarı ılık teninden, sizin gül bedenleriniz kucaklaşıyor, bizim buralarda.