Beklenmeyen konuk Demirtaş oldu. O’nu dinlemeye gittiğimde, Sol Parti’nin konuşması için hazırladığı salonun yüz metre ötesinde, Doğu Almanya’dan kalma duvarın üzerinde şu satırları okudum: “İnsan politika ile sanat yapamaz, ancak sanat ile belki de politika yapabilir”.
Bana göre Selahattin Demitaş’ın sözlerini dinlemek için yola çıkan biri için çıtası yüksekte duran bu satırlar, bana da daha başka bir sorumluluk yükledi.
Televizyon’dan tanıdığım, sözleri Türkiye’de rüzgar estiren bu şahsiyetin neler söyleyeceğini merak ediyordum.
Yüzyılların sorunlarının yükünü kaldırmak için ağır bedeller ödeyen bir halkın, “seçeneği” bir adamı dinleyecektim.
Ve salona girmeden önce, Lenin’in “Teori gri, pratik yeşildir”e yakın düşen sözlerini hatırladım.
Ve sonunda, Türkiye’den gelen konuklardan sonra, Kürdistan’ın “hesapta olmayan” konuğunu dinlemeye koyuldum.
İçeriğine sadık kalmak kaydıyla, özlerini kendimce “tercüme” ederek sunuyorum.
Türkiye’de işler iyi gitmiyor: Kadınlar, Aleviler, emekçiler, sendikalar, aydınlar baskı altındalar...
Kürtler’e cehennemi layık görüyorlar; orada olanları insan şuuru kaldırmıyor...
Tüm bunlarda Avrupa’daki devletlerin, AB‘nin de payı var.
Türkiye’ye kredi verdiler.
Partimizi, AKP’ye yakın durmuyor diye eleştiriyorlar.
Bazen iyi niyet de var, ancak körlük daha da üstün basıyor.
Türkiye’ye sıcak para akıyor. Bundan dolayı da kiri birçok Avrupa ülkesindeki gibi dışa yansımadı.
Ancak emekçiler ve yoksullar ile zenginler arasındaki uçurum giderek derinleşiyor.
Türkiye ılımlı İslama örnek dursun diye, AKP yıpratılmıyor.
Vampirler kanı Avrupa’dan alıyorlar.
Ancak faşizan baskıların üstüne gidilmelidir.
AB Türkiye’yi üstü kapalı eleştiriyor.
Eğer Erdoğan birkaç gün önce kamuya sunulan, Türkiye ile ilgili ilerleme raporunu okusa, “yahu ne kadar da iyi şeyler yapmışım” diyerek hayretler içinde kalır.
Avrupa muhaliflerin sesini dinlemiyor.
Türkiye ile ilgili rapor yazan AB’li bir “rapörtör” iki yıl önce: “biz Türkiye’de Kürt diliyle ilgili sorun çözüldü diye biliyorduk” demişti.
Evet, Türkiye sorunların üstünü örtüyor, Avrupa ise üstü örtülenleri görmezlikten geliyor.
Avrupa’daki kutsal değerler, uluslararası pazarlığın malzemesi yapılıyor.
Ve sonunda, Ortadoğu’daki 4. büyük dil olan Kürtçe hala Kürtler için “yasak” oluyor.
Kürt halkına “hak” sadece bir televizyon kanalı ve çocuklara “paralı Kürtçe”dir.
Eğer AKP’ye torpil ve tolerans verilmiyorsa, bunlar “hak” olarak kabul edilmezdi.
Kürtler, dünyada her halkın sahip oluğu hakları istiyorlar.
Dil, sınıf, okul ve dersanelerle sınırlandırılamaz.
Dil hakkına karşı, “özel dil kursu” kondu.
Kimlik hakkına karşı, bir televizyon kanalı bedel seçildi.
Özel dil kursları, dil hakkına karşı bir hakaretti.
AKP bununla kalmıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun, örgütlenmek isteyen Kürtler’e karşı müdahalelerde bulunuyor, bu müdahaleleri uygulamayan ülkelere karşı yaptırım uyguluyor.
Üç noktada ısrarlıyız:
1. Eşitlik boyutu; her halk kadar eşit olmak istiyoruz, yolumuz bağımsızlığa kadar açık.
2. Adalet boyutu; Eşitliği ararken katledilenlerin hesabının sorulmasını, katledilen binlerce insanın sorumlularının yargılanmasını istiyoruz.
3. Barış boyutu: müzakereler başlamalı. Üç muhattap var. Birincisi İmralı. İkincisi Dağlar ve üçüncüsü partimiz.
Şimdilik uluslararası ortak bir suç var: Kürtler’in haklarından mahrum olması..”
Konuşma salonundan ayrılırkan, bombaların hükmettiği o coğrafyadan bir sanatçının bu kadar politika yapamayacağını düşündüğüm için, kendime kızgın ve düşündüğümün tersini yaşadığım için de, bir o kadar sevinmiştim.
Ve hayret ettiğim o şey: Demirtaş’ın “boşuna” sarfettiği tek sözüyle karşılaşmamış olmamdı.
Teftişte olduğum için değil, politikacıların yüzyıllar boyu “boş söylevler”de bulunduğunu bilen ve onun için de çok ender söylevlere kurban olduğum için.
Berlin’in beklenmeyen konuğu: S. Demirtaş