Ortadoğu’daki savaşlardan kaçıp yönünü Avrupa’ya çeviren mülteciler, yola düşmelerinden Avrupa ülkelerine varana kadar ekonomik ve politik bir meta muamelesi görüyor. Türkiye ve AB arasında mülteciler üzerinden açıkça yürütülen pazarlıklar ve Türkiye’nin mültecileri uluslararası politikayı etkilemek için açıkça araca dönüştürmesi, bu “meta muamelesini” daha görünür kıldı.
Türkiye’nin yaklaşımı böyle, peki dünyanın “refah seviyesi” en yüksek, demokrasisiyle övünen ülkelerinde farklı mı? Ne yazık ki değil. Almanya’nın başkenti Berlin’de mültecilerin maruz kaldığı durum, modern köleliğin canlı resmi gibi... Bir yanda refah içinde yaşayan “beyazlar”, diğer yanda hastasından hamilesine, yaşlısından çocuğuna kadar spor salonlarında kalmak zorunda bırakılan binlerce mülteci... Kampların Nazi Almanyası’nın Yahudileri yerleştirdiği toplama kamplarını andırdığını söylemekte hiçbir abartı yok.
Berlin’deki binlerce mülteci, bir yıla yakın bir zamandır “Notunterkunft” (Acil barınma yeri) denilen futbol sahaları, spor salonları, eski okullar, fabrikalar ve fuarların yapıldığı büyük salonlarda yaşıyor. Bu mekanların bazıları özel şirketler, bazılarıysa yarı devlet kurumu olan işletmeler tarafından işletiliyor; ticari kaygılar güdülüyor. Mekanlarda çalışanların geneli de bu alanda hiçbir deneyimi ya da uzmanlığı olmayan hatta çoğu zaman mültecilere ırkçı reflekslerle yaklaşan kişiler oluyor.
“Acil barınma yerleri”, Almanya’nın diğer bütün eyaletlerinde, ciddi insan hakkı ihlallerine neden olduğu için kaldırıldı; fakat zaten uzun zamandır “kentsel soylulaştırma” politikalarından dolayı ev sorunu yaşanan Berlin’de halen 60’a yakın “acil barınma yeri” bulunuyor.

Aralık ayında sokakta yattılar

Berlin’de mülteciler konusunda ciddi bir kriz yaşanıyor. Berlin Mülteci Bürosu Müdürü Franz Allert’i de yakın zaman önce istifaya mecbur eden bu kriz, bir yılı aşkındır feci boyutlara ulaşmış durumda.
Kentte 2015 yılında 79 bin 34 kişi iltica başvurusunda bulundu ve bunların 54 bin 325’i Berlin’de kaldı. Böyle yüksek bir başvuruya hazır olmayan Berlin Senatosu yetersiz kalınca, tam anlamıyla bir kaos durumu yaşanmaya başladı. Mülteci kayıtlarının yapıldığı “Mülteci Bürosu” (Lageso) önünde kilometreleri bulan bir kuyruk oluştu ve aralarında çocukların, hamile kadınların, engellilerin ve yaşlıların da olduğu mülteciler kışın ortasında geceyi dışarıda geçirmek zorunda kaldı. Öyle ki Aralık ayında Berlin’deki Gorki, Ballhaus gibi tiyatrolar başta olmak üzere onlarca sivil toplum kuruluşu ve merkez, binasını barınma ihtiyacı duyan mültecilere açtı. Durum giderek trajikleşiyordu. Berlin Senatosu, eski okulları, yıkık dökük boş binaları, kapalı spor salonlarını “acil barınma yeri”ne dönüştürdü. Hiçbir altyapının olmadığı bu acil barınma yerlerine 25 bin 500’den fazla mülteci yerleştirildi. Şanslı olanlar ise evlere, mülteci kamplarına ve ilk mülteci alım kamplarına yerleştirildiler.

Özel şirketlerin insafına kalmış

Mültecilerin maruz kaldığı trajik yaşam koşulları kamuoyunda gündem olmaya başladıkça Berlin Senatosu, baskı altına girdi. Onlarca kapalı spor salonu, özel şirketlere verildi ve buralarda mülteciler için barınma yerleri oluşturuldu. Bir yerin “barınma yeri” olabilmesi için kıstaslar ise oldukça gevşek. Çoğu durumda, çevresi herhangi bir biçimde örtülü “oda” benzeri bölmelere dahi ihtiyaç duyulmadı; mülteciler, koca salonun ortasındaki yataklarda uyumak, tanıdıklarının tuttuğu çarşaflar ardında veya tuvaletlerde giyinmek zorunda bırakılıyor. Birçok merkezde tuvalet ve banyolar da kullanılabilir durumda değil.
Bu mekanların çoğu, özel şirketlerin insafına terk edilmiş durumda. Almanya’da normalde bu gibi alanlarda çalışmak için özel uzmanlık ya da deneyim şartı aranırken, sosyal hizmet uzmanları tercih edilirken, “acil barınma yerleri”nde bu şartlar aranmıyor. Mekanları işletenler, mekanlarda çalışanlar, mültecilere “hakları olan mağdur insanlar” olarak değil “kar getiren metalar” olarak bakıyor.

Köle muamelesi

Peki nasıl yaşıyor bu insanlar? Biraz daha açalım ve rutin uygulamalara tanıkların da anlatımlarıyla örnekler verelim...
Ortalama 5-7 kişiden oluşan aileler, aynı salonda, perdeler ya da üstü açık bölmelerle ayrılan birkaç metrekarelik alanlarda yaşıyor. Herkese yetecek kadar duş kabini olmadığı için mülteciler, otobüslerle hamamlara götürülüyor. Günde üç öğün yemek birçok merkezde veriliyor; ama yemekler öyle kötü ve yetersiz ki, açlık kaçınılmaz oluyor. “Yarı açık cezaevi” şartlarından beter mülteci kamplarından birinde gönüllü tercüman olarak çalışan H.D., “Bu insanlara köle muamelesi yapılıyor, sanki Almanya’ya gelmelerinin cezası çektiriliyor” diyor.

Cinnetsiz yaşamaları mucize
H.D., çalıştığı mülteci kampının müdürünü “inanılmaz otoriter” olarak tanımlıyor ve ekliyor: “Mülteciler onun izni olmadan neredeyse tuvalete bile gidemiyor.” Neukölln semtindeki bir spor salonunda oluşturulmuş “acil barınma yerinde” görev yapan H.D., perdelerle ayrılmış bölmelerde mülteci ailelerin bir yılı aşkın sürelerde yaşamak zorunda bırakıldığı bilgisini de veriyor.
Tuvalet ve banyo sırasından yemek gibi diğer temel ihtiyaçların karşılanmasına kadar bütün günün mülteciler için işkenceye dönüştürüldüğünü kaydeden H.D., bazı mültecilerin bu dar alanda yaşamakta çok daha fazla zorlandığını, sinir krizi geçirdiğini belirtiyor. Mültecilerin kamptaki duruma çoğunlukla “ters düşmemek” için itiraz etmediğini, itiraz edenlerin ise hemen kamptan atıldığını belirten H.D., “İnsanların burada her gün cinnet geçirmeden yaşayabilmesi bile mucize. Ama buna rağmen haklı itirazlar bile kamptal atılma nedeni oluyor. Bizi, hep büyük alanlara, rahatlığa ihtiyaç duyan Almanları böyle bir yere tıksalar, üçüncü gün birbirimizi öldürmeye başlarız herhalde. Ama savaş travması yaşamış insanlar, içine düştükleri kölelik durumuna yalnızca itiraz ettikleri için kamptan atılıyorlar. Söyleyecek kelime bulamıyorum.”

Dayanamadı, istifa etti

Kreuzberg semtinde, özel bir şirket tarafından işletilen, 18 yaşından küçük mültecilerin yerleştirildiği kampta çalışan bir sosyal hizmet uzmanı olan S.Y. ise, kamptaki çocuklara yapılanları daha fazla kaldıramadığı için birkaç hafta önce istifa etmiş. S.Y., şahit olduklarının etkisinden halen kurtulamadığını belirtiyor.
Kamptaki çocukların bazılarının savaşta bütün yakınlarını kaybettiğini aktaran S.Y., devam ediyor: “Bu da yetmezmiş gibi bir de kamptaki çalışanların ırkçı yaklaşımlarına maruz kalıyorlar. Önüne gelen mültecilerle ilgili bir iş yapıyor, onları meta olarak görüyor.”

S.Y., çalıştığı dönem boyunca şahit olduklarını ise şöyle anlatıyor: “Ben Almanya’da ebeveyni olmayan 18 yaşından küçük mültecilerin kaldığı bir barınakta çalıştım. Barınak dediğime bakmayın, her yeri dökülen, çöplerin biriktiği, kokan, leş gibi bir yer. Orayı işleten adam, daha fazla kar etmek için her şeyden o kadar çok kısıyordu ki, bazen günlerce temizlik yapılmadığı oluyordu. Yemekler keza öyle; ben çalışmaya ilk başladığımda çocuklara, afedersiniz ama hayvanlara bile verilmeyecek yemekler veriliyor, onlar da aç aç yatmak zorunda kalıyordu. İçlerinde gerçekten çok büyük travmalar geçirenler vardı. Bütün yakınlarını kaybetmiş, dilini, kültürünü hiç bilmediği bir ülkede çocuk başına, tek başına yaşamaya çalışan insanlar...”

‘Madem öyle, gelmeselerdi!’

Çocukların çoğunun kampta yaşamaya başladıktan sonra geldiğine pişman olduğunu belirten S.Y., bunalım yaşayan ve yataktan çıkamayan birçok çocuğa tanık olmuş. Kampta çalışan çoğu sosyal hizmet görevlisinin de çocukların durumuna kayıtsız kaldığını aktaran S.Y., görevlilerin “Madem öyle kendi ülkelerinde kalsalardı, buraya gelmeselerdi” dediğini aktarıyor ve ekliyor: “Gönüllülerin getirdiği yiyecek, giysi, su gibi ihtiyaçları bile mültecilere vermiyorlar.”

‘Jugendamt’a bildirirsek paramız kesilir!’
Kamptaki çocuklar arasında uyuşturucu kullanımının giderek yaygınlaştığına da dikkat çeken S.Y., bazı çocukların Libya gibi ülkelerden buraya, mafya tarafından “torbacılık” yapmak üzere getirilmiş olabileceğini, bu nedenle de böyle başıboş yerlerde değil onlarla ilgilenilebilecek yerlerde barınmaları gerektiğini söylüyor. Fakat bunlara rağmen, mülteci çocukların uyuşturucu kullandığının dahi “işletme” tarafından Gençlik Bürosu’na (Jugendamt) bildirilmediğini belirten S.Y., bunun nedeninin de çocukların alınabileceği ve ödeneklerinin kesileceği korkusu olduğunu aktarıyor. S.Y.’yi istifa ettiren de bu olmuş zaten...

Hamileler enfeksiyon kapıyor
Mülteciler için acil barınma yeri olarak kullanılan eski bir okulda sosyal hizmet uzmanı olarak çalışan G.K. ise, okulda eskiden derslik olarak kullanılan sınıfların perdelerle üçe, dörde bölündüğünü ve mülteci ailelerin buralara yerleştirildiğini aktarıyor. Özellikle hamile kadınların bu şartlarda çok zorlandığını belirten G.K., enfeksiyon kapan annelerin çocuğa zarar verecek ilaçlar kullanmak zorunda kaldığını ama bütün başvurularına rağmen şartlarının iyileştirilmediğini söylüyor.
Kampta çalışan gönüllü doktorlar sayesinde bulaşıcı hastalıkların önüne geçebildiklerini ancak birçok çocuğun hastalandığını aktaran G.K., diğer kamplardaki durumun burada da geçerli olduğunu söylüyor: “İtiraz edeni, kamptan atıyorlar!”

Selefi görevliler, Êzîdî mülteciler...
Kamptaki bir başka büyük sorun, hiçbir testten geçirilmeden, hiçbir kritere tabii tutulmadan görevlendirilen güvenlik görevlileri. Kampta Selefi, sakallı güvenlik görevlileri olduğunu söyleyen G.K., özellikle Êzîdî mültecilerin bazılarının geceleri tuvalete gitmeye bile korktuğunu belirtiyor. Ülkelerinde birçoğunun tüm ailesi katledilen, soykırıma maruz kalan Êzîdîler, Almanya’da da aynı travmayla yaşamak zorunda bırakılıyor. Durumu yöneticilerle konuşan G.K., “Hepsi zor şeyler yaşamış, sonuçta hepsi mülteci” gibi yanıtlar almış. Gördükleri ardından sosyal hizmet uzmanı, “Almanlar mültecilere köle muamelesi yapıyor” diyor.

Senato çözüm değil örtbas derdinde!
Peki tüm bunlar yaşanırken Berlin Senatosu ve mültecilerle ilgili çalışan devlet kurumları ne yapıyor? Kamplardaki kötü şartlara ilişkin binlerce şikayet ve sivil toplum örgütlerinin girişimlerine ilişkin yaptıkları tek şey, olan biteni kamuoyundan gizlemeye çalışmak... Medya da bu konuda, büyük oranda, devletle işbirliği yapıyor. Köln’de yılbaşı gecesi yaşanan taciz olayının haberlere yansıma biçimi, mülteci karşıtı seslerin yükselmesi ve mültecilerin içinde yaşadığı kötü koşulların gündemdışı kalmasıyla sonuçlandı. Senato’nun baskılar sonucu attığı adımlar da böylelikle oldukça yavaşladı.

Antifaşistler ve göçmen örgütleri, mültecilere karşı gelişen bu ayrımcı tavrın giderek daha fazla yaygınlaşacağı ve bütün göçmenleri hedef alan bir toplumsal atmosfer yaratacağı endişesini taşıyor. Hatta bu sürecin, uzun yıllar boyunca şiddetli bir mücadeleyle elde edilmiş temel hakları dahi tehdit edebileceği belirtiliyor.


FEHMİ KATAR
BERLİN