Recep Erdoğan, “Nazi artığı” dediği Almanya’dan, “ver elini öpim” tertibinden özür dileyip yardım dilenmek üzere geldiği Almanya’da, protestocuların sövgü ve yergileri arasında yere ayak basıyor, rezaletler zinciriyle devam ediyordu.

Bu arada değer miydi, dahası diktatör insani jestten anlar mıydı ayrı mesele, Bavyera’da yaşayan Ümit Acar adındaki Kozluklu bir Kürt genci, onunla aynı ülkenin havasını solumaktansa, bedenini ateşe vererek intihar ediyordu.

Üzgünüm. Yüreğim hüzün dolu. Ümit, ateşle ölüm dansı yerine yaşayarak mücadeleye katkı ile göze diken olsaydı. Ama ne yapalım ki, onun tek kişilik savaş seçimi böyle gelişti.

Öte yandan, Almanya Almanya olalı pek az, böyle bir sahneye tanıklık ediyordu. Ülke, medyası ve kamuoyu ile ayaklanma halindeydi adeta. Sokaklarda, evlerde, işyerleri ve medyada sadece Erdoğan vardı ve nefretin adıydı, o. Gazeteler ve televizyonlar, ırkçı yayılmacılığını hikaye ediyorlardı. Muhalif Türklerin rehin alınmasını, sansür kurbanı gazeteci ve yazarların akibetini işliyor, Kürt kırımını, şehirlerin yıkımını, cinayet, zindan ve işkenceleri anlatıyorlardı. Öteki yakada, Erdoğan’ın uluslararası düzeyde İslamcı çetelere liderlik etmesini.

Dün sabah bütün ülke ayaktaydı. Her yerde protestolar...

Onu korumak için, sadece Berlin’de 5 bin polis sefer alindeydi.

Kabul ettirilip uygulanan protokoller program ise adeta, yüzüne ayna tutmaktı. Savaş ve Diktatörlük Kurbanları anıtı, bu aynalardan biriydi. Buraya götürülüp saygı duruşuna geçirilmesi, “gelecekte, senin yaptıklarını hatırlatmak için de böylesi bir anıt dikilecektir” denmek içindi, adeta.

Ve ben, bu satırları yazarken, Almanya Başbakanı Angela Merkel, Recep Erdoğan’la öğle yemeği masasındaydı. Erdoğan, eli, yüzü, vicdanı temiz bir lider, sıradan bir insan değildi. Kanlı bir rejimin mimarı ve Sultani efendisiydi. Ellerinde yer yüzündeki bütün Kürtlerin kanı...

Karşısında kaşıkla, çatalla yemeğe saldıran, elleriyle tıkıştıran kişi böyle biriydi. Kürt kanı dökerek mutluluk arayan ve bu mutluluğu her vesileyle kendi halkıyla da paylaşandı, o. Kendi halkının ruhunu kötülükle, insan kanıyla zehirleyen...

Mesela, son 24 Temmuz seçim kampanyası boyunca, günlük olarak katledilmiş Kürt sayısını meydanlarda açıklayarak, kalabalıklara mutluluk dağıtmış, karşılığında oy istemişti.

Ama Merkel’in vicdanı, böyle biriyle yemeğe oturmayı kabul ediyor, ruhu da ağırlığı kaldırabiliyordu...

Oysa, ateş, şimşek, gök gürültüsü ve dev hayvanlar olmak üzere, ilk Tanrılardan bütün dinler ve çağlardan beri, bütün inançların temeli vicdandır. Vicdansız dinin ilk mucidi bu IŞİD dediklerimizdir. Vicdandan yoksun oldukları için, insan kestiler, Allah u ekber diye diye cinayetler işlediler. Masum ve mazlumlara tecavüz ettiler. Bunların dininden olan Türk-İslamcılar da kırımlardan hırsızlığa, soygun ile cinayetlere koştular.

Merkel yemek yerken, Erdoğan’ın eseri yaralı Kürdistan kanamaya devam ediyordu. Füzelenmiş, havadan yağan kazan bombalarıyla insan başına çökertilmiş, şehirler ağır yaralı, un ufak harabe, yerde yatıyordu, hala. Ezmanda, kurşunlanmış bebek ve çocukların çığlıkları, annelerin feryadı yankılanıyordu, adeta. Cizîra Botan’ın havası, yanık insan eti kokuyordu. Gürkan’ı tank paletleri ile ezerek bedenini, kopyalamışlardı Sur asfaltına. Kürtler, yanlışlıkla basıp onun ruhunu incitmemek için, o asfalttan uzak gidiyorlardı.

Ötede, Efrîn, bir zamanlar Kürt diyarıydı. İnsanları, yetiştirdikleri zeytinin dalları kadar zararsızdı. Ama Erdoğan onlara düşmandı. Çünkü, beslemesi olan İslamcı haydutlara karşı durmuş, namusları korumuşlardı. Erdoğan’ın orduları yerden ve havadan saldırmış, Efrîn’i işgal etmişti. Efrîn şimdi taze kazılmış mezarlarla doludur. Halkının bir kısmı esir, bir kısmı da mültecidir, şimdi.

Ele geçirdiği ülkeyi zindana çeviren Erdoğan Berlin’de, bir kanlı el olarak karşılandı.

Sanıyorum, son yüz yılda hiç bir konuk, bu kadar istemeyen olarak karşılanmadı ve de bu kadar suçlanıp aşağılanmadı...

En aşağılayıcı darbe ise kendisinden geliyordu.

O bir diktatördü. Deli divane gibi “tek millet...” diye diye ortalıkta dolaşan bir ırkçıydı. Kendisi Kürtçe şarkı söyleyenin tutuklandığı, telefonla Kürtçe konuşanın linç ediliği ülkenin lideri ama, öte yandan, kendi kendini rezil-malamat eden olarak da 85 dilin konuşulduğu, isteyenin kendi dilinden eğitim aldığı, sokakları her dilden yazılarla tabelalar ormanını andırdığı Almanya’da ırkçılıktan yakınıyordu.

Her şey bir yana, Erdoğan Almanya’ya gelmekle onurlanmadı. Bu bir gerçek.

Aradığı parayı da bulamadı.

Ama anladıysa eğer, Almanya tarihinde hiç kimseye nasip olmayacak kadar yerde tekmelendi, aşağılandı, çamura yatırıldı. Ama buna rağmen gıkı çıkmadı. Kanlı el olarak, hakaretlerin hepsini yedi.

Erdoğan Berlin’de faşist bir diktatöre yakışır şekilde karşılandı. Hak ettiğini buldu: Afiyet olsun...