Sinan Batman’ın anısına…

Bir sonbahar hüznüdür belki de seni anlatmaya çalışmak, bir yaprağın dalından düşerken ki ayrılışı gibidir belki de. Ya da bir günün sonunda güneşin batışındaki son ışık huzmeleridir senden kalan. Biliyorsun bu yaşamın en acı veren yanlarından birisi de; bir sonraki buluşmayı haber bültenlerinde veya antenlerinde frekansların izi ve sesinde yarıda kalan her öykünün sözcükleriyle bitirememektir. Bundan dolayı bilmem haberin var mı, “yüküm dünyaya yakındır!”

“Batman çocuğuyum” derdin hep ve oralarda son noktaya bir gülümseme bırakmak oldun şimdi ve annelerin dövmelerindeki iz gibi bütün fotoğrafların aklımda. Ben seni anlatmaya çalışacağım ama biliyorsun hep aklımda kalacaksın.

Seni ilk Haftanin’de görmüştüm, daha sonraları zaten bu görüşmenin üzerine bolca tartışmalar yapmıştık. Genelde bu tür durumlarda ilk söylenenler, yapılan her türlü tebessümler, mimikler kolay kolay unutulmaz. 5–6 kişilik bir gruptunuz ve daha üzerinizde sivil elbiseler vardı. Tören ile karşılaştığınızda üzerinizde birazda acemiliğin getirisiyle anlamaya çalışmanın kaygısı vardı. Sen biraz diğerlerinden farklı olarak göze çarpıyordun. Coşkulu bir grup olduğunuz tartışmasızdı ama senin ortaya yayılan gülmelerin, nedense seni ilk tanıyanlarda veya görenlerde iz olarak göze batmaktaydı.

Aslında tanışmalar birazda bilinmezliğe atılan adımların ilkini oluşturuyor. Ve seninle de ilk adımı orada atmış bulunuyorduk. Sana nereli olduğunu sorduğumda bana sanatsal bir cevap vermiştin, “hani bir filmde tren istasyona girerken tabelada Batman diye yazan bir sahne var” dediğinde ben gülmeye başlamıştım ve sen de “işte ben o sahnede yer alan tabeladaki Batman’danım” demiştin.

Batman günceleri gibi…

Ben bu adımları o anda devam ettirmeye karar verdim, zaten yaşam da hem bir yolculuk hem de ayağa düşen adımların takipçisi olmak değil miydi? Birkaç günlük yolculuk bu arkadaşlığımıza katıldı, Behdinan alanına doğru beraber gelmiştik. Derin Zap sularının eski bir şarkıyı andıran sesi arasında bir daha görüşürüz diyerek ayrılmıştık. Orada yarıda kalan gülücüklerin ardından, birkaç ay sonrasında yeniden bir yerlerden sızarak gelmiştin, hem eğitim almıştın, hem de üzerindeki elbiseler dağın kıyafeti olmuştu. Sıcak bir merhaba ile gözlerinde anlatılmak istenilen birkaç hikaye vardı. Bilirim çayı ve sigarayı severdin, sigarayı sararken-çayın yudumlarıyla sıcaklığını içine çekerken farkında mıydın bilmiyorum ama bir yoncanın yaprakları gibi titriyordun, belki de bundan dolayı bu kadar duygusaldın.

“Biliyor musun, ben evin en küçücüğüyüm” demiştin. Belli etmesem de çok şaşırmıştım, sonra kendiliğinden akan bir çağlayan gibi kendi öykünü anlatmaya başlamıştın, “Batman’da 90’lı yılların başlarında bir yerdeydik..” Hayatımda hiç görmediğim halde, senin anlatımlarından kendimi İpragaz mahallesinin herhangi bir sokağındaymış gibi hissederek, seni dinlemeye başlamıştım. Hizbullah ile yaşanan ve bazı kulakların inadına duymak istemediği Batman güncelerinin bir şeceresi gibiydi anlattıkların, köyünüzden göç edişiniz ve senin o çocuk dünyanda yeni eviniz olan Batman’la çatışmaların dökülüyordu ağzından ve o anda gözlerime bakarak;

“Bakma böyle güldüğüme, ben çocukken neredeyse bütün çocuklar kadar ağladım” demiştin.

Biraz duygulu biraz da mahcubiyete dayalı bu sohbetlerimize, sık sık kalınan yerleri belleklerimize kazımışçasına devam ediyorduk. Düşmanın bir çocuğun dünyasında nasıl bir yer bıraktığını bana anlatarak, bunların kontr-gerilla örgütlenmelerle ne kadar insanı katlettiğini gözlerini buruk bir halde uzaklara daldırarak anlatıyordun. Sonrasında yine bir ayrılık daha girmişti bu yolculuğumuzda aramıza, bir sonbahar hüznü gibi döküldü ansızın, belki de dalından kopan bir yaprağın heyecanında düşmüştü aramıza…

Tabi bir daha görüşürüz diyerek belirsiz patikaların izine sürdük yolculuğumuzu. Bu dönemlerde zaman zaman görüşmelerimiz oluyordu. 1–2 yıl ayrı kaldıktan sonra yine yolculuğumuz bir yerlerde ayrılıklardaki gibi randevusu olmaksızın kesişmişti. Bu defasında yüzündeki sakallar ve yayla kokan yanıklar beni karşılıyordu. Uzun ve yorgun bir yerlerde kalıyordun ve sorduğumda durumunun nasıl olduğunu, “Cilo’da kalıyordum, ondan sakal bıraktım ve yüzümü güneşe dönmedim, çünkü Cilo’da o her yerdedir” demiştin.

Cilo’da bir ’savaşın çocuğu’

Uzun uzun Cilo’yu anlattın bana sonrasında bende bir gün gelebilirim diye düşünürken, bu defasında düş biraz gerçeğe dönüşmüştü. Seninle beraber Cilo’ya pratiğe gidecektik. Derken Gare ve Cilo eteğinde yıldızları yorgan ettiğimiz geceleri yaşattık. Genelde orada bulunduğumuz süre boyunca bana çocukluğunu, yaşadığın birçok ilk’i anlatırdın, bazı zamanlarda hatırlıyorsan Şehit Haydar arkadaş sohbetlerimize eşlik eder ve her defasında; “Ben hiç şehir görmemişim, bir kere Uludere’ye gitmiştim ama onu da hatırlamıyorum” derdi.

Onun için ortak bir isim bulmuştuk “savaşın çocuğu” diyorduk ona kendi aramızda. Belki de birçoğu gibiydi o da yani yaşam ile oyun arasında bulunan o ince çizgi üzerinde kendi hikayesini yaşamaya ya da yaşatmaya çalışıyordu. Tuhaf bir hüzün tablosu gibi görünmesine rağmen her kaya parçasında yankılanan gülüşü yanı başımızdaydı ve çay demindeki renkleriyle Cilo karşımızdaydı. Aslında biliyorsun ki bizimkisi birazda özlemin kefalet olduğu bir yolculuktu.

Artık bana gençlik dönemlerini anlatıyordun, genelde de mavi gömleğini dile getiriyordun. İlk önce evin ekonomisine katkıda bulunma maksadıyla, birçok ağır ve yorucu işte çalışmayla hayatın görünmeyen yüzünü keşfetmiştin. Daha kanının ve rüyalarının dur durak bilmeyen coşkusunda elinde bir balyoz duvarları yıkıyordun tabi saçların, elin, ayağın molozlara bulaşmış durumda ya da Karadenize fındık toplamaya gidiyordun her yeri mistik kokan coğrafyalardasın ve kimliğin arka cebinde kırmızı mühürlü. Yolculuğun mu? Bir tren kadar yalın, yalnız seni içine çeken rayların acımasızlığı kadar lütufkar. Yine gün batımında Gare’de oturmuş köz başına yeniden diriliş dönemini yaşıyor ve konuşuyorken, 1 Haziran atılımının neleri getireceğini anlamaya çalışıyorduk. Bunun için de dönemsel gelişmeleri tartışıyorduk. Bir sigara daha sarıp Karadeniz’de tanıştığın Laz ailesini anlatıyordun, parmakların arasındaki nasırlara bakarak; “Fındık toplamak iyiydi ama oraları benim köyüm kadar güzel değildi” derdin.

Sonrasında Mate’ye gidiyordu yolumuz ve Mate kilisesinin gizemini anlamaya çalışmadan sadece tarihin ona bahşettiği güzelliği seyre dalıyorduk, konuşmanın günah olacağı bir mekândı bu kilise o su kanalı nasılda etkilemişti bizi öyle ki, yine kinimiz çoğalıyordu bu medeniyet denilen tüketim canavarlığına.

Pratiğin albenisine kapılmış bütün yüreğimiz 19 candı ve daha başındayken birçok şeyin, gidenlerimiz bir yerlerde yaşam olmaya başlıyordu. Seninle birlikte Ş. Haydar ve Ş. Zerdeşt o uzak yakın yere göreve gitmiştiniz. Birkaç gün geçmeden yine bir cihazın sesinde yaşadıklarınız geçti. Uzun bir bekleyişin ara veren soluklanışında anladım ki, Haydar ve Zerdeşt canımız artık abı-hayata banmışlardı katıksız yüreklerini ve boynumuzda borç olarak düşmüşlerdi insanlığın bu ateşine! Sen ise oralarda kalmıştın sağlam ve bir o kadar da uzak kalmıştın. Tam 21 günün sonunda tekrar buluşuyorduk. İyi hatırlıyorum; bende bir şapka vardı, sana bakıyordum ama sen beni tanıyamıyordun, yanında bir misafirin vardı ya da sen onun misafiriydin, onun dışında belki de hepimiz Cilo’nun misafiriydik.   

Boynumuzda borçsun…

Bir şeyleri yakalayıp da bir daha kaybetmek istemezcesine sarılmıştık. Sadece gözlerimizin seyrinde akıp giden ayrı kalınmışlığın ve sonra yeniden keşfedercesine bütün mutlulukların buluşmasıydı sanki o günün tarihi. Sırtımızı bir kayaya verip oturduğumuzda, yanındaki misafirinle bana başından geçenleri anlatıyordun, bazen o sana hatırlatıyordu, bazen de sen ona hatırlatıyordun başınızdan geçenleri, sonra kelimelerin Haydar ve Zerdeşt canlarına geldiğinde, boğazına takılıyordu sadece yutkunmak işlev halini alıyordu.  Ve o anı da iyi hatırlıyorum ve eminim sende hatırlıyorsundur, “Bana bir gün bir şey olursa beni Cilo’ya gömer misin, ardımdan bir şiir yazar mısın?” Diye sormuştun.

Sonbahara kadar Cilo’da yalın yayla coğrafyasında kekik, reyhan kokusu arasında kaldıktan sonra ve bir dahaki sefere buluşmanın hasretini heybemize koyarak ayrılmıştık, o diyardan.

Ve beyaz bir mevsimin bütün güzelliği ile soba ateşinin kırmızılığındaki günlerin arasında tekrardan bir ayrılık geldi yanımıza. Bu sefer ben ayrıldım oralardan sen dönüşüne gün saymayacak kadar evin sahibi olmuştun oralarda. Tabi sonrasında bazı dönemlerde görüşmelerimiz oluyordu, bana yaşadığın son gelişmeleri anlatıyordun, sonra ‘Yazı-Tura’ bir filmin teksini ezberlercesine bana anlatmaya çalışıyordun. Ta ki bir sonbahar yağmurundaki o sabaha kadar, her şeyin akıp gideceği kadar uzun olan zaman dilimine düşürüyorum bütün isimsiz kahramanları… Sadece oradaydın yüzünde masumiyetin ıslanmış hali, gözlerinin içinde bir serinlik ve yine kendini yansıttığın bir yiğitlik, “kendine iyi bak”, oldu kulaklarımızdaki son izdüşümler.

Hayatı oluşturan coğrafya ve paylaşımsa eğer, bana bunu duruşunla gösterdin, yaşamınla gösterdin ve albümümüz de bir gülücük olarak kalmaya yüz tuttun. Ve bazen Cilo’yu görüyorum, uzaktan getirilen bir selam gibi duruyor oralarda, senin görebildiğin yerlerde. Ama yine de gülüşün kalsın dokunduğun son yaprakta, son çiçekte… Öyle ki bizim boynumuzda borçsun.

Sinan Batman (Menaf Kanat), 1977 Beşiri’de doğdu, Eylül 2007’de Mêrdîn-Mava’da şehit düştü.